2 Ocak 2012 Pazartesi

SPINOZA’DA ÖZGÜRLÜK-ZORUNLULUK BAĞLANTISI


Yeditepe’de Felsefe, Sayı 6, 2007

Spinoza kendi düşüncelerini aktarma, yazma biçimi, yani felsefe yapma tarzı göz önünde tutulursa, tipik bir 17. Yüzyıl filozofu olarak görülebilir. Onun başyapıtı olarak görülen Ethica’ın tam başlığı bunun bir kanıtı olarak sunulabilir: Ethica ordine Geometrico Demonstrata et In quinqe Partes distincta, in quibus agitur, yani Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Ethika. Burada etiğin geometrik yöntemle kanıtlanmış olması, Spinoza’nın Galileo-Descartes çizgisi içinde, özellikle de Descartes’ın belirlediği kavramsal çerçevede felsefe yaptığının bir göstergesidir. Spinoza rasyonalist bir düşünce çizgisi içerisinde düşüncelerini dile getirmiştir. Öte yandan Spinoza birçok bakımdan bu kavramsal çerçevenin ve rasyonalizmin dışına taşar. Onun rasyonalizm ile mistisizmi kendi düşüncesinde uzlaştırma çabasının yanında, düşüncelerinde 19. Yüzyılda netlik kazanacak bir çok görüşün izlerini, nüvelerini de bulmak mümkündür. Deleuze’ün de belirttiği gibi, “Spinoza’da açık olarak bir ‘hayat’ felsefesi vardır”[1] ve Schopenhauer gibi, Nietzsche gibi “yaşayan-gören” filozoflar sınıfına aittir. Bizim bu konuşmada üzerinde duracağımız özgürlük-zorunluluk bağlantısı da bir yandan Spinoza’nın Descartes felsefesinden kopuşunu göstermektedir, diğer yandan da onu felsefe tarihinde daha sonra ortaya çıkmış olan düşüncelere bağlayan yönün ifadelerinden biridir. Bunun yanında Spinoza’daki özgürlük-zorunluluk bağlantısı, Deleuze’ün Spinoza’ya ilişkin yaptığı bir yorumu sınamak bakımından da önemlidir. Bu nedenle öncelikle burada Spinoza’da özgürlük-zorunluluk bağlantısı ne anlama gelmektedir, bunu ortaya koymaya, daha sonra ise Deleuze’ün yorumundaki bir soruna dikkat çekmeye çalışacağım.

Spinoza’da özgürlük-zorunluluk bağlantısını ortaya koyabilmek için öncelikle, onun kimi temel kavramlarının burada aktarılması gerekmektedir. Bu temel kavramların başında Tanrı kavramı gelmektedir. Bilindiği gibi, Spinoza kendi öncelleri olarak görülebilecek Skolastik düşünürlerin ve Descartes’ın tanrı anlayışından bütünüyle ayrı bir tanrı anlayışı geliştirmiştir. Spinoza’ya göre tanrı ile doğa aynı anlama gelmektedir: Deus sive Natura. Ona göre, “tanrı her şeyin geçici değil, içkin nedenidir”(E I, 18)[2]. Tanrı her şeyin içkin nedeni olduğundan, aynı zamanda da tanrı doğa demek olduğundan, “olan her şey tanrıdadır ve tanrı olmadan ne var olabilir ne de kavranabilir” (E I, 15). Olan her şeyin nedeni olan, onsuz tek tek şeylerin var olamayacağı ve kavranamayacağı tanrı Spinoza’ya göre kendi kendisinin nedeni (causa sui) ve tözdür. Descartes’ın töz tanımına yakın bir töz tanımı yapan -“tözden kendi başına var olan ve kendisi aracılığıyla kavranan şeyi, yani kavramı kendisini oluşturacak başka bir şeyin kavramını gerektirmeyen şeyi anlıyorum” (E I, Def. 3)- Spinoza’ya göre, bu anlama gelebilecek tarzda ancak tek töz olabilir: “Doğada yapısı ya da öznitelikleri (attributum) bakımından iki ya da daha fazla töz olamaz” (E I, 5).

Böylece Spinoza, Descartes’ın sonlu ve sonsuz töz ayrımını ortadan kaldırmış, yalnızca Descartes’daki sonsuz tözü “töz” kabul etmiştir. Spinoza’ya göre, töz ya da tanrı -ya da doğa- zorunlu olarak sonsuzdur (E I, 8). Sonlu olsaydı, aynı yapıda ve aynı öz-niteliğe (attributum) iye başka bir töz tarafından sınırlanmış olması gerekirdi; ama aynı öz-nitelikte birden fazla töz olamaz, çünkü olsaydı bunlar ayırt edilemezdi. Bir şey ne kadar gerçeklik taşıyorsa o kadar özniteliklerinin olması gerekir düşüncesinden hareketle Spinoza, sonsuz ve tek olan tözün, tanrının sonsuz özniteliklerinin olması gerektiği sonucunu çıkarmaktadır. Biz ise bu sonsuz özniteliklerden yalnızca ikisini biliyoruz, yani düşünce (cogitatio) ile yer kaplamayı (extensio). Bu iki özniteliğine göre tanrı, “düşünen şey (res cogitans)” ve “yer kaplayan şey” (res extensa)dir (E II, 1,2). Tanrıya ilişkin böylesi bir görüş, kuşkusuz Skolastik düşünce ile Descartes’ın tanrı anlayışına birebir zıttır: çünkü tanrının sonsuz düşünce olmasının yanında onun sonsuz uzam olmasını, yer kaplayan olmasını beraberinde getirmektedir. Bu düşünce gereği, sonlu şeyler (cisim- corpus) tanrının yerkaplama özniteliğinin, sonlu zihinler (zihin-mens) ise düşünce özniteliğinin tarzları (modus) olarak görülmektedir. Tanrıya ilişkin böylesi bir bakıştan hareketle Spinoza bütün doğayı bir birey (individuum) olarak görür, bu tek bireyin parçaları olan tüm cisimler bu bütün halindeki bireyde hiçbir değişiklik olmadan, onun sonsuz şekildeki tarzlarıdır, değişimleridir (E II, lem. 7, Sch.). Buna göre, doğayı ister düşünce isterse yerkaplama özniteliği altında düşünelim, orada hep bir ve aynı düzeni ya da nedenler bağlantısını görürüz. Yani öznitelikler arasındaki ayrım bütünüyle perspektife bağlıdır. Ontolojik açıdan bakıldığında ise bunların aynı şeyi gösterdiğini görürüz. Bu nedenle Spinoza’ya göre “ideaların düzen ve bağlantısı ile şeylerin düzen ve bağlantısı aynıdır” (E II, 7).

Bu düşünceler temelinde bakıldığında, Spinoza’nın Tanrı olarak doğada tam bir zorunluluk gördüğü söylenebilir. Var olan her şey doğada vardır ve onun yapısından zorunlulukla çıkar. Spinoza özgürlük görüşünü bu determinist doğa/tanrı anlayışı bağlamında ortaya koyar. Spinoza, “özgür” (liber) derken şunu anlar: “Sırf kendi yapısının zorunluluğuyla (necessitas) var olan ve eylemlerini yalnızca kendisi belirleyen şeye özgür diyorum” (E, I, Def. 7). Kendi yapısının zorunluluğuyla var olan, kendi kendisinin nedeni olan, yani eylemi başka bir şey tarafından belirlenmeyen tek varlık tanrıdır. Bu nedenle bu tanım gereği bir tek tanrı özgürdür. Ama Tanrının böylesi bir özgürlüğünü Spinoza, geleneğe aykırı olarak bir istenç özgürlüğü olarak görmez. Aslında Deleuze’ün de vurguladığı gibi Spinoza’nın bütün çabası “özgürlük ile istenç arasındaki geleneksel bağı kırmaktır”[3]. Tanrı yarattıklarını yaratmamada ya da yarattıklarından başka bir şey yaratmada özgür değildir. Bu nedenle Spinoza’ya göre, “Tanrı özgür istençle (ex libertate voluntatis) eyleyemez” (E, I, 32, Cor. 1). Tanrı her ne kadar özgür istençle eyleyemezse de, onun varlığını belirleyen hiçbir dışsal neden olmadığı için tanrı özgürdür: “Öyleyse Tanrı kendisini ve tüm diğer şeyleri özgür bir biçimde kavrar, çünkü tüm diğer şeyleri kavraması onun yapısının zorunluluğundan çıkar” (C: 390). Bu nedenle Spinoza Tanrının özgürlüğünü -diğer şeyler onun yapısının zorunluluğundan çıktıklarından- özgür istence ya da özgür karara değil, kendi ifadesiyle “özgür zorunluluğa” bağlamıştır (a.g.y.). Ama insan da dahil olmak üzere sonlu şeyler tanrının tarzları olduklarından, öz, varlık ve eylemleri bakımından Tanrıya ya da nedenlerin zorunluluğuna bağlıdırlar. Bu nedenle özgür değildirler. İnsanın kendisini özgür sanmasının nedeni, kendi eylemlerinin nedenlerini bilmemesidir. Yani bilgisizliktir. Özgürlük bir kuruntu, bir yanılsamadır.

Bu söylenenler bağlamında bakıldığında, Spinoza sıkı bir determinist olarak görülebilir ve insanın özgürlüğünü bütünüyle yadsıdığı söylenebilir. Bununla birlikte Spinoza, Etika’nın son bölümünün başlığını “Zihnin Gücü, ya da İnsanın Özgürlüğü Üzerine” biçiminde koymuş ve IV. Bölüm’de insanın kendi duygularına/tutkularına (affectus) egemen olma ve onları sınırlamadaki güçsüzlüğünü kölelik olarak adlandırmıştır. Tüm bunların bize ipuçlarını verdiği gibi, Spinoza insanın belirli bir anlamda özgür olabileceğini ve aynı zamanda, Dinbilimsel-Siyasal İnceleme (Tractatus theologico-politicus) adlı kitabında da betimlediği gibi, özgür bir toplumun tamamıyla böylesi bir özgürlüğe dayanabileceğini düşünmektedir.

Bu sorunu çözebilmek için, yani insanın ne anlamda özgür olduğunu, bunun zorunlulukla nasıl bağlı olduğunu görebilmek için, öncelikle Spinoza’nın bilgi türleri arasında yapmış olduğu ayrımlara bakmak gerekmektedir. Çünkü Spinoza’da nasıl ki insanın kendisini “özgür” sanmasının nedeni bilgisizlikse, belirli bir anlamdaki özgürlük de bilgiyle bağlantılıdır. Spinoza’nın bilgi türlerine ilişkin yaptığı ayrımları iki kitabında açık bir biçimde görmekteyiz: Ethika’da ve Anlığın İyileştirilmesi Üzerine İnceleme’de (Tractatus de Intellectus Emendatione). Spinoza Anlığın İyileştirilmesi Üzerine İnceleme’de dört tür bilgiden ya da bilme biçiminden söz eder. Burada bunları özetleyerek anlatırsak, birinci türden bilgi kulaktan dolma ya da keyfi işaretler yoluyla edinilen algıdır (perceptio). İkincisi anlık tarafından belirlenmemiş, işlenmemiş deney yoluyla edinilen algıdır. Örneğin köpeğin havlayan bir hayvan olduğunu bu yolla biliriz. Üçüncü türden bilgi bir şeyin özünü ya bir nedenin etkisine bakarak ya da genel bir kavramdan bunu çıkarsayarak edinilen algıdır. Örneğin görme algısına ve perspektife ilişkin bilgiden güneşin göründüğünden daha büyük olduğunu bilmek bu türden bir bilgidir. Dördüncü ve upuygun (adaequat) bilgi, bir şeyi kendi özüne ve en yakın nedenlerine göre bilmedir. Örneğin bu bilgiyle ruhun (anima) özü bilindiğinde, onun bedenle (corpus) birleştiği de bilinir  (TIE, 19, 20, 21).

Anlığın İyileştirilmesi Üzerine İnceleme’deki bu dörtlü ayrıma karşın Spinoza Ethika’da üç bilgi türünden söz eder. Ona göre birinci türden bilgi bulanık bir deneyden kaynaklanan bilgidir. Bulanık bir deneye, dışımızdaki şeylerden etkilenmemize bağlı olarak anlığımız (intellectus) tekil şeylerden hareketle bir genel ide oluşturur (E II, 40, Sch.II). Burada belirleyici olan imgelemdir. Şeyleri zorunlu değil de zorunsuz görmemizin nedeni de imgelemdir (imaginatio) (E II, 44, Corol. I). Spinoza bu türden bilgiyi yanlışlığın biricik kaynağı olarak görmektedir. Yanlışlık ona göre, “upuygun olmayan ya da eksik ve bulanık ideleri kendinde taşıyan bilgi eksikliğine bağlıdır” (E II, 35)[4]. Dolayısıyla her yerde rastlantısal, zorunsuz nedenler ya da bunların bir sonucu olarak istence bağlı oluşlar görmek bu türden bir bilgi eksikliğine ve yanlışa dayanır. Spinoza’nın Ethika’da yaptığı ayrıma göre ikinci türden bilgi, akıl (ratio) bilgisidir. Akıl bilgisi bütün şeylerde ortak olan ve tekil şeyin özünü oluşturana ilişkin bütün insanlarda var olan ortak kavramlara (notiones communes) dayanır (E II, 40, Sch. II). Bu ortak nosyonlar, birinci guruptaki genel idelerle aynı anlama gelmemektedir. Birinci guruptaki genel ideler imgelemin eseridirler ve bunlar upuygun değildirler. Oysa akıl bilgisi olan ortak kavramlar upuygundur ve matematik ile fiziğin temelini oluşturur. Spinoza bu iki bilgi türünün yanında bir üçüncü bilgi türünden de söz etmektedir. Bu da intuitif bilgidir (E II, 40, Sch. II). Üçüncü tür bilgi Spinoza’ya göre, ikinci tür bilgiye, yani akıl bilgisine dayanır, onun bir sonucudur: “Bir şeyi üçüncü bilgi türüyle bilme çabası ve arzusu birinci bilgi türünden değil, ikinci bilgi türünden doğabilir” (E V, 28) Bu bilgi Tanrının bazı özniteliklerinin özü hakkındaki upuygun idelerden, şeylerin özü hakkındaki upuygun idelere kadar yayılır. Spinoza’ya göre, “biz tek tek şeyleri ne denli bu tarzda bilirsek, Tanrıyı’da o denli biliriz” (E V, 24). Spinoza’ya göre şeyleri intuitionla kavrama, doğayı/tanrıyı asli yapısıyla, özüyle kavramak, yani tek tek varlıkların meydana getirdiği sistemli bütünü topyekun kavramak anlamına gelir. Bu tür bilgi insanı erdemli ve mutlu kılar. Ona göre ruhun en yüce erdemi tanrıyı bilmek, yani şeyleri üçüncü bilgi türüyle bilmektir (E, V, 27, Dem.). Spinoza üçüncü bilgi türüyle şeyleri bilmekle erdem ve mutluluk arasında kurduğu bağlantının yanında, kişinin yetkinliğini (perfectio) de buna bağlamıştır: “Kişi bu bilgi türünde ne denli yükselirse, kendini ve Tanrı’yı o denli çok bilir, bunların bilincine o denli varır, yani o denli yetkin ve mutlu olur” (E V, 31, Sch.). Bu tür bir yetkinlik beraberinde hazzı da getirir. Bu bilgi aynı zamanda, bizim şeyler ya da duygular karşısında etkin olmamızı, onlar karşısında edilgin kalmamamızı sağlar. Etkin olma ise “kendimizde ya da dışımızda bir şeyin upuygun nedeni olmamız…” anlaşılmaktadır; tersinden ise, bizde ya da dışımızda olan bir şeyin kısmi nedeni olmamız ise edilgin olduğumuz anlamına gelir (E III, Def. 2). Bu anlamda anlaşılan etkinliği sağlayan şey ise nedenlerin tam bilgisidir; bu da yukarıda ifade edildiği gibi üçüncü tür bilginin bir sonucudur.

Üçüncü tür bilgiye dayanan erdemin, yetkinliğin, hazzın, gücün ve dolayısıyla kendimizde ve dışımızda bir şeyin upuygun nedeni olmamızın, yani etkin olmamızın özgürlükle olan bağlantısını tam olarak görebilmek için bir adım daha atmamız ve  Spinoza’da insanın yapısına ya da insanın özünü belirleyen şeye yani conatus kavramına bakmamız gerekir. Spinoza’ya göre her insan kendi doğasının yasalarına göre eylemde bulunur. Bütün çabalarımız, arzularımız doğamızın zorunluluğundan kaynaklanır. İnsan kendi doğasının zorunluluğuyla eylemde bulunduğu, çabasını buna göre yönelttiği ve bunda güçlü olduğu oranda özgürdür. Spinoza’ya göre, insan kendi yapısının bilinciyle “kendine yararlı olanı aramaya, yani varlığını korumaya ne denli çabalarsa (conatus) ve bu çabasında ne denli güçlü olursa o denli erdemli olur ve tersinden kendi varlığını korumaktan ne denli kaçınırsa o denli güçsüz olur” (E IV, 20). Buna göre erdem, “yalnızca insanın özüyle, yani yalnızca insanın varlığını koruma çabasıyla tanımlanan insansal güçtür (potentia)” (E, IV, 20, Dem.). İnsanın varlığını koruma çabası onun için iyi olan ya da kötü olanı[5] görebilmesiyle de bağlantılıdır. Bu anlamda varlığımızı koruma çabamızda bizi güçlü kılan, bu anlamda da bizde haz duygusu (laetitia) uyandıran şey iyidir; tersinden bizi güçsüz kılan ve kederli duygulara (tristitia) neden olan şey ise kötüdür. Yukarıda da belirtildiği gibi, erdem böylesi bir güce ve yetkinliğe dayanır. Şimdi sormamız gereken soru, böylesi bir gücün ya da yetkinliğin nasıl kazanıldığı ve bunun bilgiyle ilgisinin ne olduğudur? Spinoza’ya göre, insan şeylerin yapısını, doğayı ve dolayısıyla kendi yapısını üçüncü tür bilgiyle kavradığında, yani kendi aklının yasalarına göre, akla uygun yaşadığında kendisinde kedere neden olan duygularına gem vurabilir, kendi çabasını buna yöneltebilir ve duyguların köleliğinden kendini kurtarabilir. Bu anlamda da erdemli, güçlü ve özgür olur. Buna göre, Spinoza’da erdemin, gücün/yetkinliğin/etkin olmanın ve özgür olmanın aynı anlama -ve doğayı tanımanın aynı zamanda insanın kendisini, kendi doğasını tanıması ya da kendi doğasının zorunluluğunu tanıması anlamına- geldiğini görmekteyiz. Güç burada kuşkusuz zihin gücü olarak görülmekte, insanın özgürlüğü ve erdem bilgiyle, akla uygun yaşamla bağlantılandırılmaktadır. Böylesi bir özgürlük olanağı, aynı zamanda özgür bir toplumun da olanağıdır. İnsanın varlığını koruma çabasında engellenmemesi ve aklın yasalarına göre yaşaması aynı zamanda doğal bir haktır. Çünkü “aklın yasalarına ve belirli ilkelerine göre yaşamamızın insan için daha yararlı olduğundan (…) kimse kuşku duyamaz” (TTP, 16). Aklın yasalarına göre yaşamamızın ve bu anlamda özgür olmamızın güvencesi ise, Spinoza’ya göre demokrasidir. Ona göre, insanları akla aykırı talepleri bakımından sınırlamak ve onları olabildiğince aklın denetimine sokmak demokrasinin biricik amacıdır (a.g.y.).

Böylece Spinoza’da özgürlüğün, hiçbir biçimde keyfi davranmakla, istenç bakımından özgür olmakla ilgili olmadığını, özgürlüğün doğal zorunlulukla, insanın yapısının zorunluluğuyla ilgili özel türden bir bilgiyle bağlantılı olduğunu görmekteyiz. Bu tür bir özgürlük insanın köleliği, yani onun duygularını engelleme ve sınırlamadaki güçsüzlüğünün karşısında, insanın gücünü, anlığının gücünü ve aynı anlama gelmek üzere onun erdemini gösterir. Bu düşünceler bakımından, Spinoza’nın bir yandan hem tanrıya hem de insana istenç bakımından özgürlük tanıyan, yanılgı/hata ve/veya günah sorununu insanın istenç özgürlüğüyle açıklayan geleneğe aykırı bir felsefe ortaya koyduğu açıkça görülebilir, diğer yandan ise özgürlük ile zorunluluk arasında kurulan bağlantı bakımından felsefe tarihinde daha sonra ortaya çıkmış olan bazı düşünürleri Spinoza’nın öncelediği de söylenebilir. Bu açıdan, özellikle Schelling’in, Hegel’in ve Schopenhauer’in adı anılabilir.

İmdi, Deleuze’ün yorumuna gelirsek, Deleuze Spinoza’nın değer verilen bir filozof olmasın yanında, aşağılanıp nefret edilen bir filozof olmasına dikkat çekmektedir. Spinoza’dan nefret edilmesinin nedenini ise, onun pratik tezlerine bağlamaktadır. Deleuze’e göre “bu tezler üçlü bir geçersizlik ilanı içerirler: ‘Bilincin’, ‘değerlerin’ ve ‘kederli tutkuların’”[6]. Deleuze’e göre, bu üçlü geçersizlik ilanı, Nietzsche’yle bir benzerlik taşımaktadır ve onun maddecilik, ahlaksızlık ve tanrıtanımazlıkla suçlanmasına neden olmuştur. İyi ve kötünün ötesinde düşünme çabası ve kederli tutkuların karşısında neşeliliği sevinci öne çıkarması bakımından Spinoza’nın “değerlerin” ve “kederli tutkuların” geçersizliğini ilan ettiği konusunda Deleuze’ün dediklerine bir itiraz getirilemez. Ancak bilincin geçersizliğini ilan ettiği iddiası, özellikle, Spinoza’nın özgürlük anlayışı göz önünde tutulduğunda bir tutarsızlığı, en azından bir sorunu göstermektedir. Bunun ne tür bir sorun yarattığını görebilmek açısından, Deleuze’ün bilincin geçersizliğine ilişkin yorumunu biraz daha aktarmak gerekmektedir.

Deleuze’e göre, Spinoza’nın düşüncesinde, “zihnimizde bilincimizi aşan şeyler, bedende bilgilerimizi aşan şeylerden [Bir bedenin neler yapabileceğini bilemeyiz] daha az değildir”[7]. Bu nedenle düşüncede bilinçsiz olanın keşfi, en az bedenin bilinmeyeninin keşfi kadar anlamlıdır[8]. Buradan hareketle Deleuze, bilinci yanılsamanın yeri olarak göstermekte, bunun nedenini de bilincin nedenler hakkında hiçbir bilgisinin olmamasına bağlamaktadır. Nedenler hakkında hiçbir bilgisi olmadığından da, “bilinç, kendisini oluşturan üçlü yanılsamadan -ereklilik yanılsaması, özgürlük yanılsaması ve tanrıbilimsel yanılsama- kopamaz”[9]. Spinoza’daki bilinç sorununa ilişkin böylesi bir değerlendirmeden hareketle Deleuze şöylesi bir sonuca ulaşır: “Bilinç, kudretsiz bütünlüklerin daha kudretli bir bütünlüğe (veya ters yönde) geçişi ya da daha ziyade geçiş hissidir. Bilinç tamamen geçişlidir. Ama, ne Bütün’ün, ne de herhangi bir bütünün tek başına bir özelliği değildir; sadece enformasyon olarak bir değeri vardır ve dahası bu enformasyon zorunlu olarak bulanık ve çarpıtılmıştır”[10]  

Deleuze’ün ulaştığı sonucu, Spinoza’nın insanın özgürlüğü ya da özgürlük ile zorunluluk bağlantısı hakkındaki görüşleriyle karşılaştırdığımızda, Spinoza’da bilincin sırf bir “yanılsama yeri” olmaktan daha fazla bir şeyi ifade ettiğini görürüz. Yukarda aktarmaya çalıştığımız gibi Spinoza, özgürlüğü belirli bir türden bilgiye bağlamaktadır. Bu bilgi kişinin kendisine, kendi zorunlu yapısına, aynı zamanda da şeylerdeki zorunluluğa ilişkin bir bilgidir. Bu tür bilgi, şeylerin ve kişinin kendisine ilişkin bir bilinci, yani transsendental felsefede         -Kant, Fichte, Schelling ve Hegel’de- dilegetirildiği anlamda bilinci (Bewusstsein) ve kendilik bilincini (Selbstbewusstsein) gösterir.

Kuşkusuz Spinoza’nın felsefesinde “insana” akıldan (ya da bilinçten) çok karanlık arzuların, içgüdülerin yön verdiği düşüncesi mevcuttur. Buradan hareketle Spinoza ile Freud’un düşünceleri arasında bağ kuranlar olmuştur. Ama kurulan bu bağlantıda söylenen, “id’in olduğu yerde ego da olacaktır” şeklindedir[11]. Bu anlamda insanın duygular karşısında belli bir köleliğinin yanında özgürlüğü de vardır ve bu özgürlük de doğrudan doğruya bilince, temelde de kendilik bilincine bağlanmaktadır. Deleuze’ün yorumunda sorunlu olan yön, Spinoza’da bilincin bütünüyle geçersizliğinin ilan edildiğinin ya da bilincin yalnızca yanılsamanın yeri olduğunun savlanmasıdır, ki bu savın, Spinoza’nın özgürlük anlayışı göz önünde tutulduğunda, temelsiz bir sav olduğu açıktır.  
                 


KISALTMALAR

Metin içerisinde Spinoza’nın kitaplarını gösteren kısaltmalar şu şekilde yapılmıştır:

C         : Correspondance. Sayfa numarası Elwes edisyonuna göre.

E         : Ethica Ordine Geometrico Demonstrata. Bu kitaptan yapılan alıntılarda E’den sonra gelen Roma rakamları Bölümleri, Arap rakamları Önermeleri göstermektedir. Önermeler dışındaki Kanıtlamalar, Notlar vb. ise şöyle belirtilmiştir: Definitio: Def. Demonstratio: Dem., Scholium: Sch., Corollarium: Col.

TIE     : Tractatus de Intellectus Emendatione. Kısaltmadan sonra gelen rakam paragraf numarasını gösteriyor.

TTP    : Tractatus Theologico-Politicus. Kısaltmadan sonra gelen rakam Bölüm numarasını gösteriyor.

Bu yazıda Spinoza’dan yapılan alıntıların çevirileri, Kaynakçada künyesi belirtilen kitaplara dayanılarak tarafımdan yapılmıştır.            


KAYNAKÇA

Deleuze, Gilles. Spinoza, Pratik Felsefe, (çev. Ulus Baker), Norgunk Yay., İstanbul: 2005

Scruton, Roger. Spinoza, (çev. Cemal Atila), Altın Kitaplar Yay., İstanbul: 2002

Spinoza, Benedict de. On the Improvement of the Understanding, Ethics, Correspondance, (trans. by R.H.M. Elwes), Dover Publications, New York, 1955

Spinoza, Benedictus de . Ethica Ordine Geometrico Demonstrata, Opera-Werke II içinde, (Herausgegeben. von Konrad Blumenstock), Wissenschaftliche Buchgesellschaft, Darmstadt: 1989

Spinoza, Benedictus (Baruch). Ethica,  (çev. H.Z. Ülken), Dost Kitabevi, Ankara: 2004

Spinoza, Benedictus de. Tractatus de Intellectus Emendatione, Opera-Werke II içinde, (Herausgegeben. von Konrad Blumenstock), Wissenschaftliche Buchgesellschaft, Darmstadt: 1989

Spinoza, Benedictus de. Tractatus Theologico-Politicus, Opera-Werke I içinde, (Herausgegeben. von G. Gawlick – F. Niewöhner), Wissenschaftliche Buchgesellschaft, Darmstadt: 1989

Spinoza, Benedictus de. Siyaset Üzerine Seçmeler, (çev. A. Timuçin), Morpa Yay. İstanbul: 2003

Yeditepe’de Felsefe, Sayı 6, 2007



[1] Deleuze, G. Spinoza, Pratik Felsefe, s. 33
[2] Spinoza’dan yapılan alıntılardaki kısaltmalar için metnin sonundaki kısaltmalar bölümüne bakınız.
[3] Deleuze, G. Spinoza, Pratik Felsefe, s. 96
[4] Spinoza upuygun ideyi şöyle tanımlamaktadır: “Upuygun ideden nesneyle bağlantısı olmaksızın kendi başına göz önüne alınan, doğru bir idenin bütün özelliklerine ya da içsel işaretlerine iye olan ideyi anlıyorum” (E II, Def. 4). Bu tanıma göre, upuygun idenin doğruluğunu saptamak için kendisi dışında bir ölçüt aramaya gerek yoktur. Çünkü ona göre, doğruluk kendi kendisinin ölçütüdür: “Doğru bir ideye sahip olan, aynı zamanda doğru bir ideye sahip olduğunu da bilir ve bu bilgisinin doğruluğundan kuşku duymaz” (E II, 43). Bu anlamda doğruluk hem kendisinin hem de yanlışlığın ölçütüdür.
[5] “Onun için iyi olan ya da kötü olan” diyorum, çünkü Spinoza’ya göre kendi başına, mutlak iyi ya da kötü yoktur. Spinoza iyi ile kötüyü şu şekilde tanımlar: “İyiden kesin olarak bize yararlı olduğunu bildiğimiz şeyi anlıyorum; kötüden ise, bizim herhangi bir iyiye katılmamızı engellediğini bildiğimiz şeyi anlıyorum” (E IV, Def. 1,2). Spinoza ile Nietzsche arasında bu anlamda bir bağlantı kurulabilir.  
[6] Deleuze, G. Spinoza, Pratik Felsefe, s.24
[7] Deleuze, G. Spinoza, Pratik Felsefe, s.25,26
[8] a.g.y., s.26
[9] a.g.y. s. 27, 28
[10] a.g.y., s. 29
[11] Bkz. Scruton, Roger. Spinoza, s. 94

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder