Öncelikle Platon’un post-yapısalcılık ve sonrası açısından
oldukça tartışılan bir figür olduğunu söylemem gerek. Bilerek “figür” diyorum;
çünkü yapısalcılık sonrası filozofların arka planını oluşturan Nietzsche ve
Heidegger’de “Platon” adı ve bu adla ilgili “Platonculuk” metafiziğe ve felsefi
düşünceye ilişkin genel tavırda belirleyici olmuştur. “Son” ve “kriz”
düşüncesi, geleneğin ve metafizik düşüncenin sonu, krizi meselesi, hiç kuşkusuz
“başlangıç” ve bu başlangıca ilişkin “sürekliliği” ön koşmakta ve bu başlangıç,
süreklilik ve son üçlüsünde Platon ve Platonculuk merkezi bir pozisyona
yerleşmektedir. Platon ile Platonculuk arasında bir ayrım yapıp yapmamamız
gerekliliği ya da Platon’un ne ölçüde Platoncu olduğu (Marx’ın ne ölçüde
Marxist olduğu) türünden bir tartışmanın ötesinde (ki bu da önemli bir
tartışmaya işaret eder), genel (tarihsel) bir yol belirlendiğini, çok genel
olarak (kimi ayrımlar sözkonusu olabilir kuşkusuz) bu yolun başlangıç noktasına
Platon’un, sonuna ise Hegel’in yerleştirildiğini söyleyelim. Bu hatta başlangıç ve son Platon ile Hegel
ise, süreklilik de logos’un
hakimiyeti, mythos’tan adım adım
koparak, ussal bir çizgide gelişen bir süreç olarak kurulmaktadır. Öyleyse
“kapanış”ı, “olanakların tüketilişini”, “son”u, “nihilizm”i, “teknik çağını”
vs. göstermek bakımından Hegel ve sonrası ne kadar önemliyse, bir geleneğin
kuruluşunu, sürdürülüşünü, aklın hakimiyetini, aklın tarihsel “gelişimi”ni,
doğal içgüdülerin, bedenin bastırılmasını vs. göstermek bakımından da Platon ve
sonrası da o denli önemlidir. Öyleyse
“Platon” düşünmeyi belirleyen tüm bir gelenekle ve onun geleceğiyle ilgilidir.
Derrida, Nietzsche
ve Heidegger’in çizdiği yolu temele alır. Ayrıca Nietzsche’yle başlayan
Heidegger’le devam eden ve Derrida’da son bulan bir yoldan da bahsedebiliriz.
Nietzsche ve Heidegger gibi, Derrida da metafizik geleneğin krizde olduğu
saptaması yapar. Ama Nietzsche ve Heidegger’den farklı olarak Derrida
metafiziğin aşılamayacağı (overcoming) düşüncesindedir. Metafizik bizim
dilimizi baştan sona belirlediği için biz metafizikten kurtulamayız. Örneğin
im, imleyen ve imlenen gibi kavramlar baştan sona metafiziğin yüküyle yüklü
kavramlardır. Metafizik anlama dayanan kavramlardır. Metafizik düşünmenin
temelinde “bütün imleyenlerin imlediği en son imleneni” (bu idea olabilir,
tanrı olabilir, tin veya insan olabilir; fark etmez) ortaya koyma çabası yatar.
Bütün imleyenlerin imlediği bir imlenen, varolanın varlığını belirleyecek,
merkez işlevi görecek, anlamı garanti edecek bir varolana gönderme yapar.
Böylesi bir “anlam”landırma çabası, metafizik ikili karşıtlıklar temelinde
gelişir. Platon’la birlikte İyi-kötü,
hakiki-sahte, değişen-değişmeden kalan, görülen-düşünülen şeklinde kendisini
gösteren bu ikilikler Hegel’e kadar devam eden bir “mantığı”, logos’a dayanan
bir lojik olanı belirlemiştir. Nietzsche ve Heidegger ‘in sunduğu perspektife
uygun olarak Derrida da burada Platonculuğun belirleyici, dominant olduğunu
düşünüyor. Khora metninin sonunda
Derrida Platon ile Platonculuk bağlantısını ortaya koyarak öne sürüyor. Ona
göre “Platonculuk, kuşkusuz Platon tarafından imzalanmış olan metnin
etkilerinden biridir ve uzunca bir süre, zorunlu nedenlerle dominant bir etki
yaratmıştır; fakat bu etki her zaman metne karşı gelişmiştir” (s.119). Platonculuk sadece mythostan kopan, logos
temelinde gelişen “bir hareketin örneği değil, felsefenin bütün tarihinde başat
olan bir şeydir. Platonculuk bu harekete yönetir; bütün (whole) bu tarihi
yönetir. Bir felsefe felsefe olarak bundan sonra hep “Platonik” olacaktır.”
(s.121). Platon tarafından imzalanmış
metnin etkisi olarak Platonculuk felsefenin bütün tarihidir. Hegel’e kadar
devam eden tarihi ve Derrida’ya göre, biz “Hegel’den sonra ve Hegel’e göre
düşünmeye devam ediyoruz”.
Burada Hegel’in Felsefe
Tarihi Üzerine Derslerinin Platon kısmındaki bir bağlamı hatırlamalıyız. Bu
Platon derslerinde Hegel, Platon’u yazma biçimi nedeniyle eleştirir. Hegel’e
göre, Platon kendi diyalog tarzında sürekli mythosları işin içine sokmasının, felsefede
“kavramın gelişimindeki sıkı zorunluluğu” serilmeme sözkonusu olduğunda hiç de
uygun olmadığını ifade eder. İşte bu nokta Derridacı anlamda logocentrisme’in (logos merkezciliğin)
vardığı en son noktadır. Metafiziğin vardığı en son nokta da diyebilirdik. Biz
işte bu evrede, bu sonda, Hegel’den sonra, Hegel’e göre düşünmeye devam
ediyoruz. Ama başlangıç Platon’dur. Mantığın emin yoluna giren hareket, mytik
formun terk edilmesiyle başlar: Platon’dan sonra ve Platon’la birlikte. Felsefi
mantık, kavram kendi mitolojik uykusundan uyandığında kendi anlamına ulaşır (s.
101).
Mitolojik uykusundan uyanan kavram, logos’un merkeze
alındığı, logos’un karşısında yazının değerinin düşürüldüğü Platoncu evreye
denk gelir. Bu logos merkezli düşünmenin belirleyici kavramı, Platon’un
felsefesi sözkonusu olduğunda, bilindiği gibi, Pharmakon kavramıdır. Dissemination
adlı yapıtının Platon’un Eczanesi
kısmında Derrida, pharmakon sözcüğü
üzerinden Platon’un Phaidros diyaloğunu ele alır. Pharmakon, “deva”, “çare, “zehir”, “ilaç” anlamlarını aynı anda
taşıyan bir sözcük olarak, Platon’da söz-yazı karşıtlığını hem kurar hem de
sorusallaştırır. Phaidros diyalogunun sonunda eski Mısır’da yazının bulunuşuna
ilişkin anlatılanları göz önünde tutmalıyız burada: Sayının, hesabın, geometrinin,
astronominin, tavla oyunu ve zarların ve nihayet yazının kaşifi tanrı Tteuth,
tanrıların tanrısı, tanrıların ve bütün Mısır’ın babası, bütün Mısıra hakim
olan Thamus’a kendi keşfini, yani yazıyı sunar: “Ey kıral, … bilginin de
belleğin de ilacını (pharmakon) buldum! Bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili
ve geçmişi hatırlamaya yetkili olacaklar”. Tanrıların kralının yanıtı ise şöyle
olmuştur: “Ey hünerli Theuth! Bu dünyada kiminin elinden sanat yaratmak gelir,
kiminin elinden de bu sanatın onu kullanacaklara fayda mı zarar mı getireceğini
kestirmek. Harflerin babası olan sen, kendilerine duyduğun sevgi dolayısıyla,
verecekleri neticenin aksi bir neticeyi onlardan bekliyorsun. Harfleri
öğrenenler, artık belleklerini işletmeyecekleri için, unutkan olacaklar: işte
bu bilgiyi elde etmenin sonu! Yazıya güvendikleri için, etrafındaki şeyleri
içerden kendi kendilerine hatırlayacakları yerde, dışarıdan, kargacık burgacık
izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen bellek için değil,
hatırlama için bir ilaç buldun (pharmakon)”. (Ph. 274e). Hatırlama için ilaç olan şey (yazı), bellek
(mnemosyne) için zehirdir. Burada
yazının babası tarafından tanrıların kralına sunulan armağanın değerindeki
belirsizliğe dikkat çekilmektedir. Kral yazıyı reddetmekle, onun değerini
düşürmekte, canlı söz (logos), iç ses karşısında yazıyı alçaltmaktadır.
Pharmakon burada babaya sunulmakta ve onun tarafından
reddedilmektedir. Derrida’ya göre, burada Platoncu şemanın sürekliliğini, sözün
kökenine ve gücüne, kesin bir tarzda logos’a, babalık pozisyonunun kendisine
dayanan sürekliliğini görmekteyiz. Kendi kavramsal yapısıyla batı metafiziğinin
bütününü oluşturan Platonculuk, logos’a dayanan bu yapısal zorlamanın
genelliğinden kaçamaz. Böylece tüm metafiziğe yayılan ikili karşıtlıkların
temelinde yazı-söz karşıtlığının yattığını görmek mümkündür. Yazı-söz
karşıtlığı sorunu aynı zamanda bir ahlak, değer sorununa da dönüşmektedir. İyi
ile kötü ararsındaki karşıtlığın temelinde, hem yazının söz, logos karşısında
değerden düşürülmesi, hem sözün (canlı logosun) babasının sunulan armağanı
değersiz diye geri çevirmesi yatar. Yazıya karşıt bir şekilde, canlı sözün
canlı, orada hazır bulunan, sözü koruyan, sözün arkasında duran bir babası
vardır. Yazı ise resme olan benzerliğiyle babasız (piç) gibidirler. “Hakikatte
yazının korkunç bir şey olması resme pek fazla benzemesindendir, Phaidros.
Resmin meydana getirdiği şeyler canlı gibidir; fakat onlara tut bir şey sor:
derin bir sükut. Yazılı şeyler de böyle: akıllı adamlar gibi konuştuklarını
sanırsın [logos’a dayalı]. Fakat tut onlardan dediklerini açıklamalarını iste;
sana tek bir cevap vereceklerdir: hep aynı olan cevabı”. Platon’un düşüncesine
göre, yazıdan hep aynı olan cevabı alırız, çünkü onun sahibi, onu koruyacak
olan, canlı olarak orada hazır ve nazır değildir. Sözün, logos’un durumunda ise, “konuşan özne”
, kendi sözünün babası olarak oradadır. Burada Derrida logos ile zoe’yi (canlı
olmaklığı) bir araya getiriyor. Logos bir zoon’dur. Her canlı varlık gibi, her
kişi gibi, logos-zoon’un da bir babası vardır. Baba figürü aynı zamanda iyiyi
temsil eder. Baba, kendisine borçlu olunandır; armağan sunulandır, bu armağanın
değerini belirleyendir. Gerektiğinde geri çevirendir: Pharmakon durumunda
olduğu gibi. Öyleyse her şey baba ile oğul arasındaki ilişki içinde belirlenir.
Baba ve oğul üzerinden gelişen bir oikonomos (ev yasası) ve politikadır
gelenekte belirleyici olan.
Logos ve baba/oğul (eril) merkezli bu geleneğin,
problematik bir görünüm kazanacağı yer neresidir? Burada Derrida’nın 1990’ların
başında yazdığı Khora metnine bakmak
durumundayız. Khora ifadesi Timaios
diyalogunun başlarında, çok kısa bir bağlamda sözkonusu edilir. Bilindiği gibi
bu diyalogun temel sorunu, evrenin oluşumunu açıklamaktır. Demiougos ideaları
birer paradeigma (ilk örnek) olarak
kullanarak, tek tek şeyleri yapar. Sorun bu yapma ediminin nerede ve nereden
gerçekleştirileceğidir. İşte burada khora
devreye giriyor. Khora genellikle “yer”,
“konumlanma”, “bölge”, “arazi/toprak” olarak çevriliyor. Platoncu gelenek
boyunca da hyle, belirsiz, şekil
almamış (amorphon) madde olarak değerlendirilmiştir. Örneğin Plotinos’ta bunun
“hiçlik ve kötü olan”la, “ışığın ulaşmadığı yer”le özdeşleştirildiğine dikkat
çekelim. Ayrıca Platon, bunu açık kılmak için “anne”, “sütanne”, “alıcı”,
“etki/iz alıcı” gibi metaforları kullanmıştır ve düşünülür/görülür, ezeli-ebedi
olan ile değişen-oluş halinde olan şeylerin yanında bir üçüncü cins olarak
değerlendirmiştir. Yani ne ilk örnekler olan idealar ne de duyulur tek tek
şeyler olan bir üçüncü cins (triton genos). Üçüncü cins olarak khora ne duyulur ne de düşünülür bir şeydir. Öte
yandan henüz form almamış, eidos’un etkisine maruz kalmamış olması bakımından,
ama iz/etki almak, alıcılık olanağını (dynamis) taşımak bakımından, bir
bekarete sahip görünmektedir. Ama bir olanak olarak; olanak olarak varolan şey,
henüz yoktur. Böylece Khora Platon’un
metni içinde bir belirsizliği ortaya çıkarır. Varolanların nasıl varolduğunu
açıklarken, varolmayan kendisini
metne dayatmıştır. [Burada Deconstruction meselesini hatırlayalım;
deconstruction eylemi (eylemi diyorum, çünkü Derrida bunun bir yöntem olmadığı
konusunda ısrarcıdır) metnin tıkır tıkır işleyen (akla, logos’a göre işleyen)
bağlamını, bağlantılılığını, metnin kendisinden bir şey bularak çökertir;
istikrarsızlaştırır). Khora’nın bir anlamı, özü yoktur; her türlü
felsefeleştirme çabasını aşar; khora ne bir nesnedir, ne biçimdir ne de
mitolojik tarzda bir öykülemenin biçimini taşır. İkili karşıtlıklar arasında bir gedik, bir yarık, bir
uçurum açar. Duyulur ile düşünülür, varlık ile hiçlik, varlık ile daha az
varlık taşıyan, varlık ile varoluş, logos ile mythos arasında açılan bir yarık
ve uçurum, uçurumun kendisi (Derrida’nın diliyle konuşursak Differance’ın kendisi) Platon’un metninde Khora adıyla metnin kendisini sorunsallaştırmaktadır. Platon’un
imzaladığı metnin etkilerini taşıyan Platonculuk, yani tüm bir felsefe tarihi
işte bu aradalığı, bu yarığı, farkı unutma eğilimindedir. Burada bir şiddet
eylemi var; belirsizi, karanlık olanı, hiçi, ışıktan yoksun olanı; metaforik
olarak söylersek, uygun olmayan adlarla anne, sütanne, alıcı, etki/iz taşıyıcı
olarak belirleneni silme, bastırma şiddeti. Derrida “felsefenin felsefi olarak
kendi “annesi”, kendi “sütannesi”, “alıcısı”, “etki/iz taşıyanı” hakkında
konuşamayacağını” söylüyor. Böylelikle, felsefe yalnızca babadan ve oğuldan söz
eder; sanki baba bütünüyle kendi kendine doğmuş gibi.
Burada başlangıç, süreklilik ve son bağlamı içerisinde
Platon’un etkisi, izi olarak Platonculuğun belirleyici olduğuna yapısalcılık
sonrası filozof Derrida’nın bakışı çerçevesinde değindik. Bu bakış, arka
planında Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerini taşıyacak şekilde, bütünlüklü
bir gelenek, tarih düşüncesine, deyim yerindeyse “anlatısına” dayanır. Böylesi
bir sürekliliği, tarihte süreksizlik (discontinuite) fikrinin yılmaz savunucusu
Foucault’nun son dönem yazılarında epimeleia s’auton (kendine özen göstermek)
ve parrhesia kavramları çerçevesinde,
yine Platon ve Platonculuğu temele alınarak kurulduğunu görmekteyiz. Post
yapısalcılığı etkisinin kısmen azalmaya başladığı günümüzde bu “başlangıç”,
“süreklilik” ve “son” düşüncesine Badiou tarafından bir saldırı gelmiştir. Badiou Felsefe
İçin Manifesto yapıtında “’Büyük anlatıların sonu’ bildiriminin kendisinin
de büyük anlatıların kendisinden hiç de aşağı kalmadığını” vurgulamaktadır ve
kriz düşüncesinin kendisine saldırmaktadır: “Benim düşünceme göre, felsefe her
ne kadar hasta olsa da hiç de sandığı kadar, ya da dile getirdiği kadar hasta
değildir. Çağdaş felsefenin temel niteliklerinden birisi, kendi ölümcül
hastalığı üzerine yazıp durmaktır. Fakat bildiğiniz gibi, birisi kendisinin
sürekli hasta olduğunu söylüyorsa, orada her zaman bu hastalığın sahte bir
hastalık olabileceği konusunda bir şans vardır”. Felsefeyi son ve kriz
düşüncesinin dışına taşımaya çalışan Badiou’nun kendi düşüncelerindeki hareket
noktasını ise Platon oluşturur. Hatta kendisini “modern Platoncu olarak; çoklu
varlığın (l’etre multiple) Platoncusu” olarak tanımlamaktadır. Burada
Badiou’nun düşüncelerini etraflı bir şekilde ele alacak değilim. Zaten benden
sonraki konuşmacı, doğrudan bu konuyla ilgili bir sunum yapacak. Şu kadarını
söyleyeceğim: Badiou, matematikteki Cantor tarafından geliştirilen küme
teorisine dayanarak, “bir”in olmadığı, ya da daha doğru ifade edersek, “bir”in
sadece bir olarak sayılan şeklinde
var olduğu, çokluk ve boşluk düşüncesine dayalı bir matematiksel ontoloji
geliştirme çabası içindedir. Bu matematiksel ontolojinin temelini ise olayla
bağlantılı türeyimsel, çoklu hakikat(ler) (verite) oluşturur. Badiou’ya göre, “hakikat bir olaya sadakatle
ortaya çıkan gerçek bir süreçtir: bu sadakatin durum içinde ürettiği şeydir”
(E, s.42). Burada mutlak göksel hakikatlerden bahsedilmediğine dikkat etmek
gerekir. Hakikat süreci, bir özneyi ortaya çıkarır ve olaya sadakatle bu süreç
sözkonusu olduğu için, olaydan önce bir özne söz konusu değildir. Durum
içindeki bir boşluktan kaynaklanan olaya sadakatin taşıyıcısını özne olarak
adlandırıyor. Yani bu hakikat sürecinden önce bir özne oluştan bahsedemiyoruz.
Bir süreç olarak hakikatin ortaya çıktığı hakikat prosedürlerini ise Badiou,
siyaset, bilim, aşk ve sanat olarak saptamaktadır. Olayla bağlantılı bu hakikat
prosedürleri içinde Badiou, örnek olarak siyaset için Fransız Devrimi’ni, aşk
için Heloise ile Abelardus’un aşk karşılaşmasını, bilim için Galileo’nun modern
fiziği ortaya koymasını, sanat için Haydn’ın klasik müziği keşfini veriyor.
Bunlar örnek nitelikte olayları gösterirler ve hakikatin ortaya çıkmasına neden
olurlar. Peki bu dört hakikat prosedürü içinde felsefe olmadığına göre,
hakikatle ilişkisinde felsefenin konumu ne olacaktır diye sorulabilir.
Badiou’ya göre, “felsefenin özel rolünü belirleyen şey, içinde, hakikat
süreçleri için hareket noktası olan olayların adlandırılmasının yapıldığı
birlikli bir kavramsal uzam sağlama niyetidir” (M.f.P: s.37) Felsefe, içinde
tüm hakikat prosedürlerinin birleştiği kavramsal uzamdır. Felsefenin tek
meselesi, öyleyse hakikat meselesidir; felsefe hakikat üretmez (hakikatleri
üreten şey yukarıdaki alanlarda ortaya çıkan süreçlerdir); ama hakikat
anlarının birliğine erişmenin bir tarzını sunar”. Felsefe hakikati dile
getirmez, ama onun konjonktürüdür; hakikatlerin düşünceye dayalı
bağlantılılığıdır. Öyleyse felsefe hakikat üretmek yerine, kendisinin de
koşulları olan hakikatin ortaya çıktığı koşulların gerçekleştiği bir uzamı
hazırlar.
Badiou Platon’un felsefesini tam olarak bu bağlamda
değerlendirir. Platon’un felsefesini üç tarzda değerlendirir: İlkin bu felsefe,
kendinde dört hakikat prosedürünü yani bilim, siyaset, aşk ve sanatı taşıyan,
bunları bağlantılandıran bir düşüncedir. İkincisi Platon’un düşüncesi hakikat
kategorisi olmaksızın felsefede pek fazla bir iş görülemeyeceğine işaret eder
ve son olarak o, özellikle son dönem diyaloglarında, idealar kuramıyla
ilişkisinde düşünme üzerine özsel bir teori geliştirmiştir.
Burada Platon’un, felsefenin bu dört koşulunu kendi
felsefesinde taşıyor olmasına dikkat çekelim. Belki de felsefede bir tek
Platon’da gerçekleştirilmiş olan bir şeydir bu. Diğer filozoflarda deyim
yerindeyse, çeşitli indirgemeler sözkonusudur. Örneğin Marx ve Marxist
filozoflar felsefeyi bu koşullardan sadece siyasete indirgemişlerdir.
Heidegger, tüm düşünmesinin temeline şiiri yerleştirmiştir. Mantıkçı
pozitivistler, felsefeyi bilime indirgemişlerdir. Böylesi bir indirgeme yerine,
Platon’da bu dört hakikat koşulunun bağlamsallaştırılması söz konusu olduğuna
ve bir tek Platon’da bu olduğuna göre, Badiou’nun kendisini “modern Platoncu”
olarak adlandırması anlaşılır bir şeydir. Buradaki Platonculuğun, Yeni
Platonculuk’taki gibi “bir”i ve ideaların aşkınlığını temele alan bir
Platonculuk olmadığı açıktır. Zaten Platon’un da, her ne kadar o Parmenides diyalogunun sonunda “bir
yoksa hiçbir şey yoktur” demiş olsa da, “bir”i temele aldığını söyleyemeyiz. Örneğin
Philebos diyalogunda ‘bir’in ve ‘çok’un her ikisi birden söz konusu edilmektedir. Çok
olanı bire indirgemek, bir olanı da çokmuş gibi görmek, felsefedeki
tuhaflıkların örneği olarak gösterilmektedir. Platon, ayrımlar yapan bir filozoftur;
zaten diyalektiğin temel usulü ona göre, ayrımlar yapmaktır, yani diairesis yöntemi diyalektikte
belirleyici olan bir şeydir. Sofist
diyalogunda “aynı olanı ayrıymış, ayrı olanı da ayrıymış gibi görmemek gerekir”
diye özellikle vurgular ve varolan (to on), devinim (kinesis), durağanlık
(stasis) gibi genel cinslerin (genos) yanında ayrı (heteron) ile aynı’yı
(tauton) varlığın genel cinsleri olarak belirler.
Badiou’ya göre de Platon’un geç dönem diyaloglarındaki temel
tavrı “farkın konumlandırılması” olarak (localization de la difference) dile
getirilebilir. Farkın bu konumlandırılması, “idealar arasındaki içsel
bağlantının” ve “düşüncenin hareketinin” sonucudur. Özellikle bu diyaloglarda
“düşünülmesi gerekeni” bir aşkınlığa göndermeyle ortaya koymuyor Platon;
düşünülmesi gerekeni idelar arasındaki içsel bağıntılarda, harekette düşünmeye
çalışıyor.
Sonuç olarak, Post-yapısalcı evrede daha çok metafizik
tarihinin başına yerleştirilen, tüm bir tarihsel gelişimi Platonculuk yoluyla
belirleyen ve çağımızda krize neden olan bir perspektifte ele alınan Platon’un
felsefesine, artık Post yapısalcılığın etkisinin kırılmaya başladığı bir
evrede, Badiou üzerinden kendisine dönüş yapılacak bir felsefe olarak
bakılmaktadır. Bu dönüş kuşkusuz, onun metinlerine Platoncu etkiden bağımsız
bir şekilde dönme çabasıdır. Biz Platon’u Platonculuğun etkisinde birci bir
çizgide ya da ideaların aşkınlığı temelinde değerlendirmek istersek, kuşkusuz
Platon’un metinlerinde buna el verecek çeşitli yönleri bulabiliriz. Ama
Platon’un diyalektiğinin temelinde yer alan “ayrımlar yapma”, farkları
konumlandırma çizgisinin de Platon’un yapıtlarının ana meselesi olduğunu da
görebiliriz. Platon aynı olanı gözden kaçırmayan bir filozof olduğu kadar, bir
fark filozofudur da.