Bu derste siyaset felsefesinin araştırma alanı saplandıktan sonra, önemli siyaset felsefesi filozoflarının metinleri ele alınacak. Aşağıya bir okuma listesi çıkarıyorum. Bu liste Umberto Eco'nun bir sözünü ödünç alırsak "ideal bir uykusuzluk çeken, ideal bir okur için" hazırlanmıştır. Yaz dönemi gibi kısa bir sürede bütün bu metinlerin okunması beklenmiyor; ama belki " ideal bir uykusuzluk çeken ideal bir öğrenci çıkar" diye aktarıyorum:
1. Platon, Sokrates'in Savunması
2. Platon, Kriton
3. Platon, Devlet
4. Platon, Yasalar
5. Aristoteles, Nikamakhos'a Etik
6. Aristoteles, Politika
7. Augustinus, Civitas Dei (Tanrı Devleti) (Türkçesi maalesef yok)
8. Farabi, İdeal Devlet ( El Medinet-ül Fazıla)
9. Grotius, Savaş ve Barış Hukuku
10. Macchiavelli, Hükümdar
11. Hobbes, Leviathan
12. Locke, Hükümet Üzerine İkinci Deneme
13. Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme
14.Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı
15. Rousseau, Toplum Sözleşmesi
17. Kant, "Aydınlanma Nedir?" Sorusuna Yanıt
18. Kant, Sürekli (Ebedi) Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme
19. Kant, Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi
20. Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri
21. Hegel, Tarihte Akıl
22. Marx, 1844 Elyazmaları
23. Marx, Grundrisse
24. Marx, Kapital
25. Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde
26. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü
27. Heidegger, Varlık ve Zaman
28. C. Schmitt, Siyasal Kavramı
29. Arendt, Geçmiş ile Gelecek Arasında
30. Arendt, İnsanlık Durumu
31. Foucault, Toplumu Savunmak Gerek
32. Derrida, Yasanın Gücü
Kuşkusuz bu liste benim ilgi alanlarıma göre belirlenmiştir ve siyaset felsefesinin bütün görüşlerini içermemektedir. Örneğin Bodin, Mill, Habermas, Rawls vs. yoktur. Ayrıca bir ay gibi kısa bir zamanda bütün bu metinleri enine boyuna ele alabilecek durumumuz ve böyle bir iddiamız da yok. "Elimizden geleni" yapacağız. Bunların dışında yan kaynaklar olarak şu kitaplar önerilir:
M. Rosen, J. Wolff, Siyasal Düşünce, Dost Yayınları (Bu kitapta yukarıda aktardığımız filozofların, siyaset felsefesinin konularına göre temel metinleri derlenmiştir. Kısa zaman için oldukça yararlı olabilir)
Mete Tuncay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi 1, 2, 3
Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi
İyi okumalar...
Felsefe ve Edebiyat Yazıları. Felsefe Etkinliklerinin Duyuruları. Filozofların Metinlerine Yönelik Okumalar.
3 Temmuz 2013 Çarşamba
19 Mart 2013 Salı
PLOTINOS: BİRİNCİ ENNEAD (DERS MATERYALİ)
I.
ENNEAD
I.
KİTAP
1. Haz
(hedone), acı (lype), tutku (duygulanım) (pathos) vs. bunların kaynağı nedir?
Ruhla (psykhe) bağlanıtısı nedir? Beden tarafından kullanılan ruhla mı ilgili
bunlar? Bu tutkulardan kaynaklanan eylem ve kanılar araştırılmalı. Bunların
anlama yetisi (dianoia) ve sanıyla (doksa) ilgisi nedir? Duyulardan kaynaklanan
eylem. Duygulanımlar (tutkular), duyulardan (aisthesis) gelir.
2. Ruh
eğer ruhun varlığıyla özdeşse, o bir formdur. İçkin ve kendinden kaynaklı bir
harekettir. Bunu bildiğimizde, onun aynı zamanda akıl (logos) olduğunu anlarız.
Bu anlamda onun ölümsüz olduğunu (athanaton) söylemek de doğru olacaktır, çünkü
ölümsüz ve bozulmaz olanın duygulanımı söz konusu olamaz (apathe). Onda
iştahlanma (epithumia) yoktur [yalın halde, kendi başınayken]. Bu türden
duygulanımlar ve istekler bedenle birlikte olan ruhta söz konusudur. Yalın
haldeyken kendine yeterlidir; kendi özüne uygun haldedir. Ne duyum (aisthesis)
ne anlama yetisi (dianoia) ne sanı (doksa) vardır bu durumda; çünkü duyumsama
bir bedenin varlığıyla belirlenen biçim ve tarzı almaktan oluşur. Ussal
düşünmeden (noesis) kaynaklı saf bir haz söz konusudur.
3. Hayvan
(zoon): beden içindeki ruhu göz önünde tuttuğumuzda. [Burada ruh ile bedenin
birleşik olduğu durumu göz önünde tutuyor. Bedene göre kendini biçimlendiren
şeyi hayvan olarak adlandırıyor.] Duygulanımlar, tutkulanımlar vs. Bunlar
yoluyla ruh bedenin hizmetindedir. Beden ruhun bir aleti olsaydı, bedenin
duygulanımları onda bir etki yaratmış olamazdı. Ama nasıl bu tutkular bedenden
ruha sirayet ederler? Bir beden başka bir bedene bir şeyler iletebilir, ama
beden ruha nasıl bir şeyleri aktarabilir? Beden ruhun bir aleti olsaydı, onlar
ayrı kalırlardı. Ama bu ayrılık, felsefe pratiği olmaksızın gerçekleşmez.
[Öyleyse bazı ihtimaller kalıyor geriye: ya ruh bedenin biçimini alır ya da
ruhun bir kısmı bedenle tamamen karışmış bir biçimde bulunurken, diğer bir kısmı
ondan ayrı kalır]. Felsefe bu ikinci kısmı birinciye yeğleyecektir. [Öyleyse
ruhta bir logoslu bir de logossuz kısımların olduğunu kabul etmek gerekir].
4. Ama
ruh bir töz olduğundan, o bedenden ayrı bir form olsa gerek ve bedenin bir
hizmetçisi gibi görülmeye tercih edilmeli bu.
5. Ama
hayvan nedir? Canlı beden mi, ruh ile bedenin ortaklığı mı, yoksa bu ikisini de
kapsayacak şekilde bir üçüncü şey mi? Bu durumda ya ruh beden için tutkuların
nedeni olmalı, ya da ondan etki almalı (duygulanmalı). Ondan etki alıyorsa, bu
ona acı çektirecek ya da onda bedenle aynı ya da benzer duygulanımı
yaratacaktır (örneğin, hayvanın arzusuna (epithumia) arzulama yetisi
(epithumetikon) içinde bir edim ya da bir duygulanım karşılık gelecektir). Ama
tutkular neye aittir? Bedene mi, ruha mı? Cinsel arzuların bedenle bağlantılı
oldukları açık. Ama mesela iyiye eğilim ortak bir duygulanım değil, ruha uygun
bir duygulanım. İnsan aşk arzusu çekiyorsa, arzulayan insanın kendisidir; ama
başka bir anlamda da arzulama yetisidir. Arzulama yetisi harekete geçmezse,
insan nasıl arzulayabilir ki?
6. Duyumsama,
ruhun duyumsama yetisinin olması sayesinde var olacaktır. Öyleyse, duyumsayan
kimdir? Bileşik olan (to synamphoteron).
7. Ruh
duyumsama gücündeyse, o sadece duyusal şeyleri kavramamalı, aynı zamanda
duyumun neticesinde hayvanda üretilen izlenimleri de kavramalıdır. Ve bu
izlenimler ussaldır (noeton). Ruh, hayvanın üzerinde, anlama yetisine, sanılara
ve ussal kavramalara sahip olma gücündedir. Hayvan adını, bedenle karışmış ve
daha düşük kısımları kavrayan herşeye vermekte bir sakınca yoktur; bunun
ötesinde, daha üst kısımlar insan adını almaya layıktır. Düşük kısımlar, bizde,
her tarzdaki hayvanlarla ortak yönü gösterir; insan adına layık kısımlar ise
akıl yürüten ruhla (logike psykhe) birleşir ve ruh akıl yürüttüğünde, akıl
yürüten biziz. Bu şu olguya dayanır: Akıl yürütmeler ruhun etkinliğinin
ürünüdürler.
8. Peki bizim usla (nous) bağlantımız nedir?
Kuşkusuz bizdeki usla değil de, usun kendisiyle; bizim üstümüzdeki usla. Bir
yandan bölünemez bir birlik olarak, diğer yandan herbirimize dağılmış olarak.
İki tarzda idealara sahibiz: ruhta, gelişen bir tarzda ve bir diğerinden ayrı
olarak ve “us”da bir bütün olarak. Tanrıyı nasıl biliyoruz? Ussal (akledilir)
doğanın ve reel varlığın üstünde bir ilke olarak; tanrı bakımından biz üçüncü
derecedeyiz. Bütün evren için, birlikli bir ruh vardır. Şöyle düşünülmeli: Ruh
bedenlerde, onları aydınlattığı için bulunur. Onları (ruhları) hayvanlar
üretmez.
9. Değişmeyen
ruh insanın işlediği tüm hataların sorumluluğundan muaftır. Çünkü kötü işleri
ve hatayı ancak hayvanda ve bileşik olanda buluyoruz. Yanlış kanılar, kötü
eylemlere neden olur. Hatayı kendi doğamızdan kaynaklı olarak yapıyoruz. Us
bizi yanlışa sürüklemez mi? Hayır, o kusursuz kalır. Sonuç olarak, sadece ruha
uygun olan olgular ile beden ve ruha ortak olan olgular arasında bir ayrım
yapılmalıdır. Biri [beden ve ruha ortak olan olgular] cisimseldir ya da en
azından, beden olmaksızın varolamaz; diğeri [sadece ruha uygun olgular] eylemde
bulunmak için bedenin yardımına ihtiyaç duymaz. Demek ki ruh değişmez ve her
zaman kendindedir.
10. Ruh,
bizim kendimizse ve biz duygulanıyorsak (paskhomai ?), sonuçta ruh da
duygulanmış olmuyor mu? Burada biz sözcüğü
bileşik olanı gösterir; bu anlamda da beden ayrılmamış bir şekilde bizim
kendimize gönderme yapar. Bu nedenle şöyle söylenebilir: Bizim bedenimiz
duygulandığı ölçüde biz de duygulanırız. Burada biz sözcüğü, öyleyse, hayvanla birlikte olan ruhu betimler. Öte
yandan, insan bütün hayvan oluştan değerli ve saftır. Onun bedenden ayrı olan
ruhla ilişkili ussal erdemleri vardır. Bedenle bağlantılı herşeyi, bedenin
yaşamını terk ettiğinde, ruh yoluyla aydınlanma gerçekleşir. Bu ruhla ve ruha
uygun olur.
11. Çocuklarda
bileşiklerde ortaya çıkan yetiler çok etkindirler; ama bileşikler en yüksekteki
ışığa çok az ulaşabilirler. Sahip olduğumuz bu ruh aracılığıyla ya yükseğe
doğru yöneltiliriz ya da aşağıya doğru.
12. Ruhun
günah işlediği tezi, şu durumda geçerlidir: ruh bu durumda bir bileşik haline
gelir; duygulanan, kendi bütünlüğünde bu bileşiktir. Bu durumda günah işler ve
bu günahının bedelini öder. Canlı ve etkin ruh, cezasını çeken varlıktan
farklıdır. Günah işleme durumunda, ruhun bir düşüşü söz konusudur. Beden
düzeyine iner ve ondan kaynaklanan şeye meyleder. [Ruh theoria etkinliği yoluyla yükselir].
13. Biz
neyiz? Ya da daha doğrusu, bizim ruhumuz nedir? Ruh aracılığıyla, biz biziz. Ruh olarak biz, kendimiz
oluyoruz. Ona bedenden kaynaklanmayan ve onun uygun yaşamını oluşturan bir
hareket verilmelidir. Ussal edim bizim kendi edimimizdir, çünkü ruh ussaldır ve
ussal edim, onun en mükemmel yaşamını gösterir. Ruh ussal nesneleri
düşündüğünde, us bizim üzerimizde eylemde bulunduğunda bu edim gerçekleşir.
Böylece, usun (nous) hem bizim bir parçamız olduğunu hem de ona yükseldiğimiz daha
üst bir varlık olduğunu söyleyebiliriz.
II.
Kitap
(Erdemler)
1. Biz
erdem yoluyla tanrıya benziyorsak, tanrının kendisi de erdeme sahip olmak
durumunda değil mi? Evet, kesinlikle. Yoksa biz hangi tanrıya benzeyecektik ki?
Daha yüksek derecede bu niteliklere sahip olan tanrıya değil mi? Evren ruhuna
(he tou kosmou psykhe) ve onun bir parçasına, muhteşem bir bilgeliğin kendisini
gösterdiği şeye benzemeyecek miyiz bu durumda? Ama öte yandan, tanrının
erdemlerin tümüne sahip olması en başta şüpheli görünür. Örneğin, ölçülülük
(sophrosyne) ve cesarete (andreia) sahip olması. [Bu değerle daha çok dünyevi
olanlarla ilgili]. Bu nedenle tanrının erdeme sahip olmadığı mı söylenmeli?
Gerçekten de, en azından sivil [polis yaşamına bağlı] denen erdemlere sahip
olmadığı söylenmelidir. Bu erdemler, düşünüp taşınmaya ve akıl yürütmeye
dayanırlar. Cesaret kalbin bir erdemidir, ölçülülük arzunun akılla uygun ve
uyumlu olmasından kaynaklanır, adalet [dikaiosyne] ruhun herbir kısmının
kendine özgü işlevini yerine getirmesinden, yönetme ve itaat etmesinden oluşur.
Tanrıyla benzerlik sivil erdemler açısından değil de, daha yüksek erdemler
bakımından bulunabilir mi? Sonuç olarak, tanrının bizim erdemlerimizden farklı
erdemleri vardır. [Ama erdemler yoluyla, ussal ve tanrısal olana nasıl
benzeyebiliriz? Nihayetinde bu alan bizim erdemlerimizin üstünde yer alır.]
Ruhun kendilerine katıldığı erdemlerin, onun kendisinden geldiği varlığa özdeş
olup olmadığı bir sorundur. Erdem bu varlıktan farklıdır. Duyulara verili bir
ev, mimarın düşüncesindeki ev değildir; ama onun bir benzeridir. Düşüncedeki
evde düzen, ölçü ve simetri olmamasına rağmen, duyulara verili ev düzen ve
ölçüyle oradadır. Aynı şekilde, biz [düşünülür] dünyadan, ölçü, oran ve uyuma
sahip olan ve bu anlamda erdemi oluşturan şeyi çıkarabiliriz. Ama öte yandan, bu
dünyanın, [bizim kurduğumuz] uyum, düzen ve orana ihtiyacı yoktur.
2. Erdemler,
belirli bir ölçüdedirler [orana sahip], bir sınırla belirlenirler. Hiçbir
dereceye, hiçbir ölçüye uymayan şey, yani madde, tanrıya benzemeyecektir. Ama
biçimden pay alan, bir biçimi olan şey, ona daha yakındır. Tanrıya yakın
(komşu) varlıklar, formdan daha çok pay alırlar. Bu anlamda ruh tanrıya
bedenden daha yakındır. [Öyleyse, erdemlere göre yaşamak, bizi tanrıya
yaklaştırır]. Demek ki, sivil erdemlere sahip olan insanlar tanrıya benzer
olmaya başlarlar.
3. Platon,
tanrıya benzerliğin, üst erdemlere sahip olma anlamında, başka bir uzamdan
geldiğine işaret ettiği için, bu başka benzerlik hakkında konuşulmalıdır; aynı
şekilde, sivil erdemin ve daha üstün erdemin özü konusunda daha açık hale
gelmeliyiz; sivil erdemden farklı bir erdemin olduğu konusunda açık olmalıyız.
Platon, en sonunda, Devlet
diyalogunda, yalın erdemler hakkında değil, sivil erdemler hakkında
konuşmuştur. O bütün bu erdemleri, arınma (katharsis) erdemleri olarak
adlandırmıştır. Bu erdemlerin arınmalar olduğunu ve bütünüyle arınma yoluyla
[erdemlere ulaşıldığını], hangi anlamda söyleyebiliriz? Ruh, bedenle
karıştığında, ona sempati duyduğunda, onunla uyum içinde yargıda bulunduğunda
kötü değil mi? Öte yandan, bedenle bu uyumun olmadığı, tek başına eylemde
(düşünerek ve ihtiyatla eylemde) bulunduğu durumda, ona artık sempati duymadığı
(işte bu ölçülülüktür), bedene yüz çevirmekten artık korkmadığı (bu da
cesarettir), hiçbir direnişle karşılaşmadan aklı ve düşünceyi egemen kıldığı
(bu ise adalettir) durumda, ruh erdeme sahip ve iyi değil mi? Ussal olanı
düşünen ve tutkusu olmayan bir ruh durumudur bu. Bu ruh durumu, tamamen haklı
bir biçimde, tanrıya benzerlik olarak adlandırılabilir, çünkü tanrısal olan,
bedenin bütününden ve ona uygun eylemden arınmıştır [saftır]. Tanrının
düşüncesi ile ruhun düşüncesi, öyleyse, ortak bir ada mı sahip olacak? Evet,
bütünüyle. Ama birisi ilkseldir; diğeri onun benzeridir, bu anlamda da ondan
farklıdır.
4. Arınma
erdemle özdeş bir şey mi, yoksa erdem arınmanın bir sonucu mu? Erdem, kendini
arındırma ediminden mi oluşur, yoksa bu edimin sonucunda ortaya çıkan
arınmışlık durumundan mı? Edim halinde olan erdem, durum halinde olandan daha
az mükemmeldir, çünkü durum bu edimin gerçekleşmesi [başarıya ulaşması]
sonucunda ortaya çıkar. Ama arınmışlık durumu, sadece, bizdeki bütün yabancı öğelerin
bastırılması demektir. İyi (to agathon) ise bütünüyle başka bir şeydir. Kendini
arındıran varlık, arınmamış [saf olmayan] varlıktan iyi olsaydı, arınma da
yeterli olurdu. Kesinlikle o yeterli olurdu ve iyi, yeterli olan şeyin öğesi
olurdu, yani arınmanın kendisi olmazdı. Ama arınmadan sonra var olan bu şey
nedir? İyi[nin kendisi] midir? Şüphesiz değil. Çünkü o önceden var olsaydı,
kötü olan varlığın içinde olacaktı ki, bu da olanaksızdır. Bu şeyin iyinin
biçimine sahip olduğu söylenebilir mi? O, hakiki iyiye bağlanma gücünde
değildir, çünkü doğal olarak, iyiye olduğu kadar kötüye de meyleder. Bu şey
için iyi, benzer olduğu varlıkla kurduğu birliktir, kötü ise karşıt olduğu
şeyle kurduğu birliktir. Arınma, öyleyse, zorunlulukla, birliğe ulaşmaktır:
yönünü ona doğru çevirerek iyiyle birleşir.
5.
Arınmayı nereye kadar götürebiliriz? Ya da her
şeyden önce şu sorulmalıdır: erdem hangi anlamda bizim kalbimizi, arzularımızı
ve bütün başka duygulanımlarımızı, acılarımızı ve buna benzer tutkularımızı
arındırabilir? Bir de şu sorulmalıdır: ruhumuz, hangi aşamaya kadar kendini
bedenden ayırabilir? Bedenden ayrı olduğu durumda, şüphesiz, farklı bir düzleme
sahip olacak şekilde, kendi bütün kısımlarıyla kendinde kalacaktır; o bütünüyle
duygusuz olacaktır. Kaçınamayacağı hazları olmayacaktır artık. Hiçbir korkusu
olmayacak onun. Utanılacak hiçbir şeyi kesinlikle arzulamayacak. Aşkın
arzularını aramayacak, ya da sadece, doğanın gerektirdiği kadarını arayacak ve
kendisi üzerinde onun efendiliğine izin vermeyecek. Ruh sadece bu tutkuların
tümünden arınmakla kalmayıp, kedisinin ustan pay almayan kısmından da arınmayı
isteyecektir.
6.
İnsanın çabası hatayı değil, tanrı olmayı
hedefler. Bilgelik (sophia) ve aklı başındalık (phronesis) usa sahip olan ve
bir bağlantıyla sahip olunan varlığı temaşa etmekten (theoria) oluşur. Bilgelik
ve aklı başındalık iki türlüdür: bir bakımdan ‘us’ta, bir bakımdan da ruhta
olacak şekilde iki türlü. Us’ta onlar erdemler değildir, ruh da ise
erdemlerdir. Peki, us’ta onlar nedir? Usun yalın eylemi ve özüdürler. Ruha ise
us’tan geldiklerinden ve kendinden farklı bir varlıkta kaldıklarından, onlar
erdemdirler. Örneğin, kendinde adalet, kendinde erdemin bütünü olarak, bir
erdem değil, bir erdemin örneğidir [paradeigma]; bu ruha geldiğinde ise bir
erdemdir. Gerçekte erdem bir varlıkla ilgili söylenir, ama kendinde erdem ya da
erdemin ideası, kendi hakkında söylenir ve kendinden başka bir şey hakkında
söylenmez.
7.
Us’ta bilim ya da bilgelik düşünce dediğimiz
şeydir. Ölçülülük (sophrosyne),ruhun bilim ve bilgelikle bağlantısıdır. Adalet,
ruha uygun etkinliğin gerçekleşmesidir. Cesaret, ruhun kendisi ile özdeşliği ve
kendi arınmış durumundaki sebatıdır. Ruhta bilgelik ve aklıbaşındalık / pratik
bilgelik (phronesis), usun (nous) görünümüdür (horasis); ama bunlar orada ruhun
erdemleridirler. Ruhun kendine özgü erdemleri yoktur, us’ta olan türde [bunlar
ustan kaynaklı erdemlerdir]. Erdemlerin bir dizisi oradadır. Arınma sayesinde
(çünkü bütün erdemler, bir arınmışlık durumunu içerecek tarzda
arınmışlıklardır) ruh bütün erdemlere sahiptir; bu erdemlere sahip olmadıkça, ruh
tamlığa, mükemmelliğe (teleion) erişemez. Belirli ilkelere ve üst kurallara
erişildiğinde, ruh bu kurallara uygun eyler; bu aşamadan sonra, ölçülülük,
sadece hazların sınırlanmasıyla kendini belli etmez, ayrıca, eğer olanaklı
olabiliyorsa, kendini bedenden bütünüyle yalıtır (izole eder); artık sivil
(politik) erdemlere uygun yaşayan iyi bir insan yaşamı sözkonusu değildir; ruh
bu yaşamı terk eder; tanrısal olan başka bir yaşamı seçer, çünkü o artık iyi
bir insan gibi değil, tanrı gibi olmuştur.
III.
KİTAP (Diyalektik
Üzerine)
1.
Gitmemiz gereken yere bizi götürecek olan şey,
hangi sanat (tekhne), hangi yöntem (methodos), hangi pratiktir (epitedeusis)?
Gitmemiz gereken yer neresidir? Gitmemiz gereken yer, iyinin kendisi (tagathon)
ve ilk ilke / ilk başlangıçtır (arkhe ten proten). [Kişinin yükselişi nasıl
olacak?] [Yükselecek olan kişi,] doğuştan, bir filozof, bir güzellik dostu, bir
müzisyen (mousikos) ya da bir aşık (erotikos) olacak olan bir insan türüne
(tohum) aittir. Evet, filozof, müzik dostu ve âşık yükselse gerek. Ama hangi
tarzda? Hepsi aynı tarzda mı ilerlemeli yoksa herbiri ayrı tarzlarda mı?
Düşünülür olana nasıl çıkılacak? Müzisyen güzellik yoluyla kendinden geçer ve
biçim değiştirir.
2.
Müzisyen kendini bir âşığa dönüştürebilir ve bu
dönüşümden sonra en uçtaki iyinin düzleminde yer alabilir. Aşığın kendisi,
güzelin kendisini hatırlar; ama ondan ayrılır. Bu anlamda, ona tek bedene
bağlanmaması, tüm bedenleri hesaba katması, tüm bedenlerdeki güzelliği
gözönünde tutması öğretilmelidir. Ona aynı zamanda, sanatlardaki, bilimlerdeki
ve erdemlerdeki güzellik gösterilmelidir. Nihayetinde ona güzelin birliği
gösterilmeli ve onun nasıl ortaya çıktığını kavraması sağlanmalıdır.
3.
Filozof, yükselmek için doğal bir eğilime
sahiptir; kanatları vardır onun ve öncekilerde olduğu tarzda, kendini zorla duyulur
olandan ayırmaya ihtiyaç duymaz. Yükseklere yerleştirir kendini. Ama onun
yürüyüşü bir belirsizlik içerir, bu nedenle de bir rehbere ihtiyaç duyar.
Yol-yordam öğretilmelidir ona. Duyulur şeylerle bağını koparması gerekir ve bu
çok uzun bir zaman alır. Çeşitli bilimlerde eğitim verildikten sonra,
diyalektik (dialektike) öğretilmeli ve bir diyalektik ustası (dialektikos)
yapılmalıdır kendisi.
4.
Müzisyen ve aşıklara da öğretilmesi gereken bu
diyalektik nedir? Verili her bir şeyi bir tanıtlama (logos) yoluyla açıklama
gücünde olan bir bilimdir (episteme); bu bilimde ayrı olanlar ile ortak olanlar
birbirinden ayrılır (diapherein). Bu şeyin hangi sınıfa dahil edileceği
belirlenir. Diyalektik, iyi ile onun karşıtını ve iyi ile onun karşıtının bütün
alt türlerini ele alır; sonsuz ile sonsuz olmayanı, kanıya değil, her zaman
bilgiye dayanarak tanımlar. Ruhu hakikatle besler, Platon’un dediği gibi. Bir
cinsin türlerini ayırmak için Platoncu bölme yöntemini kullanır ve bu bölmeleri
yaparak, sonunda ilk cinslere ulaşır. Bu cinslerden hareketle, düşünme yoluyla
düşünülür olan alana gidişi başarana kadar çalışır. Sonunda da ilkelere ulaşır.
5.
Diyalektik, felsefeyle aynı şeydir ya da en
azından onun en önde gelen kısmıdır; onu sadece felsefenin, teoremlerin ve
kuralların bir toplamı olan organonu olarak görmemek gerekir; diyalektik,
varolan şeylerle ilgili eylemler (pragmata) ve bunların içeriğiyle de
ilgilidir.
6.
Demek ki diyalektik, felsefenin diğerlerinden
daha önde gelen en önemli parçasıdır (“mütemmim cüzü”dür). Felsefenin başka
kısımları da vardır; felsefe doğayı araştırır ve bunu diyalektiğin yardımıyla
yapar. Aritmetik ve diğer sanatlar da diyalektiği kullanır; fizik diyalektiğe
çok yakındır ve diyalektik yoluyla çalışır. Felsefe ahlak alanında da iş görür
ve bunu diyalektik yoluyla yapar. Diyalektik iyi huylar/alışkanlıkları (ethos) ve
bu huyların/alışkanlıkları ortaya çıktığı uygulamaları (askesis) hayata
geçirir. Usa dayalı alışkanlıklar kendi karakterlerini, bu diyalektik kökenden
alırlar.
Peki, diyalektik ve bilgelik olmadan, daha aşağı düzeydeki
erdemlerin olması mümkün müdür? Evet, kuşkusuz mümkündür ama eksik ve kusurlu
bir biçimde… Öte yandan, bu erdemler olmadan [polis yaşamına uygun erdemler
kastediliyor] bir bilge (sophos) ya da diyalektik ustası (dialektikos) olmak
mümkün mü? İşte bu olanaksızdır, çünkü bu erdemler bilgeliğe ve diyalektik
ustası olmaya giden yolu hazırlarlar.
29 Ocak 2013 Salı
20. Yüzyılda Felsefe Metinleri
Bu derste, 2014-15 Bahar Dönemi boyunca, Heidegger, Adorno ve Benjamin'in aşağıdaki metinleri ele alınacaktır:
Heidegger, M. Varlık ve Zaman
Adorno, T. Minima Moralia
Benjamin, W. Pasajlar
Kuşkusuz bunlar sadece dersin temel metinleri, bunlara ek okumalar da söz konusu olacak.
Adorno, T. Minima Moralia
Benjamin, W. Pasajlar
Kuşkusuz bunlar sadece dersin temel metinleri, bunlara ek okumalar da söz konusu olacak.
20. Yüzyılda Felsefe I (İçerik ve Kaynakça)
Bu derste, Dilthey, James, Bergson, Husserl, Heidegger ve Sartre'ın temel düşünce ve kavramları ele alınacaktır. Dilthey'da tinbilimleri ile doğabilimleri arasında yapılan ayrım temelinde, "Hermeneutik"in tinsel ve tarihsel olanı "anlama"nın (Verstehen) sanatı olarak ortaya konuşu, dersin Dilthey kısmının merkezine yerleştirilecek. Daha sonra James üzerinden pragmatizm düşüncesi, bir yöntem ve hakikat teorisi olarak ele alınacak. Bergson'un temel karşıtlıkları (süre / mekan; metafizik / bilim; sezgi / zeka; yaşam atılımı / madde; derin ben / yüzeysel ben; açık ahlak / kapalı ahlak) ortaya konarak, onun "fark" düşüncesine ve mistik yönüne değinilecek. Husserl'deki çeşitli indirgemeler (fenomenolojik, transsendental ve eidetik indirgemeler) gözönünde tutularak, fenomenolojik yöntemin aynı zamanda bir "ilk felsefe" (prote philosophia) projesi olduğu düşüncesi temele alınacak. Heidegger'in fenomenolojiyi "kendini gösterenin, kendini gösterdiği şekliyle, açık kılınması" şeklinde düşünmesinden hareketle, onun "fenomenolojik ontoloji" çizgisine dahil olduğu gösterilecek ve "varlık" ile "varolanı" ayırarak, varlığın anlamı sorununa insan realitesi (Dasein) üzerinden yanıt verme denemesi olarak temel ontoloji çizgisi ortaya konacak. Sartre'ın ise "Hegel-Husserl-Heidegger" çizgisinde, "Kendi için olma", "Kendinde olma" ve "başkası için olma" kavramları ele alınarak, onun sorumluluğa dayanan etik düşüncesine değinilecek. En sonunda da Heidegger ile Sartre arasında geçen "humanizm tartışması"na bakılacak.
Kaynakça
Dilthey, Hermeneutik ve Tinbilimleri, (Çev. Doğan Özlem), Notos Yayınları, 2011
James, Pragmacılık, (Çev. Muzaffer Aşkın), MEB Yayınları, 1948
Bergson, Metafiziğe Giriş, (Çev. Barış Karacasu), Bilim ve Sanat Yayınları, 1998
Bergson, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, (Çev. Mukadder Yakupoğlu), DoğuBatı Yay. 2004
Husserl, Fenomenoloji Üzerine Beş Ders, (Çev. Harun Tepe), Bilim ve Sanat Yay., 1997
Husserl, Kesin Bilim Olarak Felsefe, (Çev. Abdullah Kaygı), TFK yay., 2007
Husserl, "Fenomenoloji", (Çev. Aydın Gelmez), Baykuş Dergisi, Eylül 2010
Heidegger, Varlık ve Zaman, (Çev. Kaan Ökten), Agora Yayınları, 2008
Heidegger, Metafizik Nedir, (Çev. Yusuf örnek), TFK Yayınları, 1994
Sartre, Varlık ve Hiçlik, (Çev. T. Ilgaz- G. Ç. Eksen), İthaki Yay., 2009
Sartre, Varoluşçuluk, (Çev. Asım Bezirci) Say Yayınları, 1997
28 Ocak 2013 Pazartesi
Ortaçağ ve Rönesans Filozoflarından Seçilmiş Metinler (Ders İçeriği ve Kaynakça)
Bu derste ele alacağımız metinler, "Ortaçağların ruhunu" vermeye uygun olduğu düşünülen metinler olacak. Burada ilgimizi öncelikle "madde, maddi dünya, ruhun iyileştirilmesi, beden ve kötülük" meseleleri çekmektedir. Böylece Ortaçağ düşüncesi ile Platon'un görüşleri arasında ve, daha sonra da, Rönesans döneminin genel yönelimiyle bir bağlantı kurabilme olanağı yakalayacağız. Bu nedenle, ilkin, Ortaçağ Felsefesine bir geçiş olacak tarzda Plotinos'un Enneadlar kitabının bazı bölümleri ele alınacak. Daha sonra Augustinus'un İtiraflar kitabından "kötülük" sorunuyla ilgili yerler okunacak. İslam Dünyası içinde felsefi düşünceler ortaya koyan iki filozofun, Ebu Bekir Er-Razi ve Sühreverdi'nin de görüşleri bu bağlamda ele alınacak.
Kaynaklar
Augustinus, İtiraflar, (Çev. Çiğdem Dürüşken), Kabalcı Yayınları, 2010
E.B. Er-Razi, Felsefe Risaleleri, (Çev. Mahmut Kaya). Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yay. 2016
Ş. Sühreverdi, İşrak Felsefesi, İz Yayıncılık, 2010
İkincil Kaynaklar daha sonra bildirilecek.
Kaynaklar
Augustinus, İtiraflar, (Çev. Çiğdem Dürüşken), Kabalcı Yayınları, 2010
E.B. Er-Razi, Felsefe Risaleleri, (Çev. Mahmut Kaya). Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yay. 2016
Ş. Sühreverdi, İşrak Felsefesi, İz Yayıncılık, 2010
İkincil Kaynaklar daha sonra bildirilecek.
4 Ocak 2013 Cuma
FELSEFE ALANINDA -LİSANS VE LİSANSÜSTÜ DÜZEYDE- BİR ÖDEV NASIL YAZILMALIDIR?
Çeşitli derslerde
verdiğim ödevleri okuduğumda, bir ödev hazırlanırken uyulması gereken çok basit
kurallara dikkat edilmediğini görüyorum. Bu kurallara uyulmamasının çok çeşitli
nedenleri olabilir; ama öyle görünüyor ki, en açıkta olan neden “ödevin nasıl
hazırlanması gerektiğini bilmemek” olarak ortaya çıkıyor. Bu “bilmeme” durumunu
kısmen elimine etmek için, burada, felsefe alanında ödev hazırlanırken nelere
dikkat edilmesi gerektiği konusunda “çok genel” birkaç noktayı ortaya koymak
istedim. Bunu yapmaktaki niyetim, “çalışma disiplini” hakkında ahkâm kesmek
değil kuşkusuz; ben, “çalışırken nasıl çalıştığımı da göstererek” bir çalışma
biçimine işaret etmek istedim sadece. Böylece, lisans düzeyindeki
öğrencilerimin “ben böyle yapılması gerektiğini bilmiyordum” deme
haklarını da ellerinden almış oluyorum artık. Öyleyse felsefe alanında, lisans
düzeyinde bir ödev yazılırken uyulması beklenen noktalara geçebiliriz:
1.
Ödevin yazılmaya başlanmasından önceki
aşamada, konu olarak seçilecek alan, kavram ya da filozofa ilişkin, ön hazırlık
mahiyetinde, genel okumalar yapılmalıdır. Bu genel okumalar yoluyla, ödevi
hazırlamayı düşünen öğrenci, kendi kapasitesini de sınamalıdır. Örneğin
felsefede “diyalektik” kavramı gibi çok geniş bir konuyu kendisine ödev konusu
olarak seçmiş olan öğrenci, bu genel okumalarla, bu konunun uçsuz-bucaksız bir
yayılımının olduğunu; örneğin bir Hegel’in felsefe sistemine nüfuz etmeden, bu
konunun altından kalkılamayacağını; diyalektik konusunda da Hegel gibi bir
filozofun üzerinden atlanamayacağını hemen görmelidir. Böylece, en başta yapılması gereken şey, genel
okumalar yoluyla, kişinin kendisini “sınırlandırması”dır; yani ödevi yapmayı
düşünen öğrenci “ödev konusunu sınırlandırmalı”dır.
2.
Alana, kavrama ya da filozof(lar)a
ilişkin genel okumalar, ödevi hazırlayacak kişiye “genel bir fikir” vermeli,
daha doğrusu “kazandırmalı”dır. Bu genel fikrin, “doğruluğu”, konuya uygunluğu,
“uçuk” bir fikir olup olmadığı konusunda kişi “durup düşünmeli”dir. Bu
düşünmeden sonra, fikir genel bir tartışmaya açılmalı, konuyla bağlantısında
diğer insanların fikirlerine başvurulmalıdır.
3.
Genel okumalardan sonra, yeni okumalara,
daha spesifik okumalara geçilmelidir. Bu aşamada, artık “ezbere düşünceler” ve “genel
hükümler” elimine edilmeli, çeşitli metinlerden alıntılar yapılmalı, bu
alıntılar alt başlıklara, konunun ana öğelerine göre ayrılmalı ve
düzenlenmelidir. Artık kısmen netleşmeye başlayan fikirler ile uygun düşen ve
düşmeyen alıntılar göz önünde tutulmalı ve artık “metinlerle tartışmaya”
başlanmalıdır.
4.
Bunlar yapıldıktan sonra, ödevin ilk
taslak hali yazılmaya başlanmalıdır. Burada, daha önceki aşamadaki “metinlerle
tartışma”nın sonucu olarak, metinlerden yapılan alıntıların hangilerinin ödeve
girip girmeyeceğine karar verilmelidir.
5.
Ödevin yazılması sırasında, “taslak(lar)”
kesinlikle göz önünde tutulmalıdır. “Sıfırdan başlayıp yazmak” diye bir şey
yoktur; metinler metinleri gerektirir, metinler metinlere yol açar. Ödev
yazılma aşamasında düşünce “çıkmaza girdiğinde” (ki bu sık sık olur ve aslında
olmalıdır), tekrar tutulmuş notlara,
yazılara, kitaplara dönülmeli ve yeni okumalar yapılmalıdır.
6.
Yazma sırasında, yazının başında ödevin
ana hattı özet şeklinde ortaya konmalı, bu ödevde “ne yapılmaya çalışıldığı”
açık bir biçimde belirtilmelidir. Ana metin içinde “uzun alıntılar”, “kaynak
göstermeden alıntılar” yapılmamalı;
başkalarının yazdıkları veya başkalarının düşünceleri “kendi yazımızmış
ya da kendi düşüncemizmiş” izlenimi verecek tarzda aktarılmamalıdır (Bu
ödevlerde gördüğümüz, çok sık tekrarlanan bir “hata”dır; çalıntı dememek için “hata”
dediğimi de ayrıca belirteyim). Kullandığım kaynakları başta ya da sonda
belirtmiştim demek, ödevi hazırlayanı “kurtarabilecek” bir mazeret değildir.
7.
Ödevin sonunda kesinlikle bir “kaynakça”
olmalıdır; bu kaynakçada kullanılan metinlerin künyesi (sırasıyla yazar adı,
kitap ya da makale adı, yayınevi, yayın yeri ve yayın yılı) açık olarak
verilmelidir.
8.
Bu tarzda bir ödevin hazırlanması,
konunun kapsamına göre, belirli bir zaman gerektirir. Ama böylesi bir ödev
hazırlamak için bir ya da birkaç günün yeterli olmayacağı açıktır. Bu bir “deha”
ya da “tanrısal güç” meselesi değil, bir ödev hazırlama meselesidir.
Burada belirttiğim
noktalar, yukarıda da söylediğim gibi, bir ödev hazırlanırken uyulması gereken
en basit kuralları gösteriyor. Ama kişiler şöyle itiraz edebilirler: Biz “kuralsızlığın
kurallarına uyarız”. Ya da şöyle diyebilirler: Biz bir “esinle” yazıyoruz;
kafamıza göre yazıyoruz; zevk alarak vs. vs. Bunların hepsi o kişiler için,
saygı duyulası, haklı gerekçeler olarak görülebilir. Genel olarak sanat ve
edebiyat yapıtları ya da, öylesine, “düşünce çağrışımları” oldukça güzel de
olabilir ve bunlar üretilirken yukarıdaki kurallara ya da hiçbir kurala
uyulmaması, “daha hayırlı ve zevkli” olabilir. Ama burada benim yazdıklarımın,
lisans düzeyinde bir “ödev” için söz konusu olduğunu sanırım tekrar söylememe
gerek yok. Ödev, bir “ödev”dir, doğası gereği.
1 Aralık 2012 Cumartesi
DESCARTES, KİTAP VE UYKU
Yavaşça önümde duran “nesne”ye uzandım.
1945 yılından “gelen” ama hala o zamanda duruyormuş gibi duran; bugüne adeta
zorla getirilmiş gibi duran bir şey. Bir kitap. Fransız Gallimar Yayınlarından kopya edilmiş sade kapak düzeniyle M.E.B.
yayınlarının bir Fransız klasiği. Kapakta “Descartes: Tabiat Işığı ile Hakikati Arama” yazıyor.
Nereden ve ne zaman aldığımı
hatırlamıyorum. Ne kadar süredir kitaplığımda durduğuna dair bir fikrim de yok;
çok çok beş-on yıl olmuştur. Descartes’ın Metafizik
Düşünceler, Metot Üzerine Konuşma ve Felsefenin İlkeleri kitaplarının
Türkçe, İngilizce ve Fransızcalarıyla, Düşünceler’in
de Latincesiyle epey bir zaman haşır-neşir olmuş biri olmama karşın, Descartes
öldüğünde evinde müsvedde halinde bulunan bu küçücük diyalogu (Türkçesi 46
sayfa) bugüne kadar hiç okuma isteği duymamıştım; bunun için bir “zorunluluk”
da dayatmadı beni bugüne değin. Ama işte şimdi önümde duruyor ve elime alıyorum.
Dura dura yıpranmış, kağıt sararmış, formalar biraz zorlayınca kapaktan
ayrılıveriyor. Sonra beni şaşırtan bir şeyle karşılaşıyorum. Eski kitaplara
özgü bir durum bu. Matbaada formalar kesilmediği için, birbirine bitişik sayfalar
duruyor önümde. Bugüne kadar hiç açılmamış; altmış yedi yaşındaki bu incecik kitap baştan
sona hiç okunmamış. İç kapağına ve birkaç sayfasına şöyle bir bakan birileri
olmuştur muhakkak -onu benden önce birilerinin satın almış olduğu kesin; satın
alan kişi, bu kitabı birilerine hediye etmiş bile olabilir- ama kimse baştan
sona okumamış. Henüz ben de okumadım. Henüz okunmamış bir kitapla -ama altmış yedi
yıllık bir kitapla- karşı karşıyayım. Bir bıçak buldum ve sayfaları ayırmaya
başladım şimdi. Eudokse ile Epistemon’un diyalogunu okumaya
başlayacağım şimdi. “İyi sanılı” ile “bilgili”nin; sağduyulu ile bilgicin
diyalogunu. Ama okumaya bir türlü başlayamıyorum; hep “kitap” hakkında
düşünceler işgal ediyor zihnimi. “Kitap” hakkında, kitabın anlamı hakkında,
kitabın “sevgisi” hakkında, kitabın “ölümü” hakkında, kitabın “metin”den farkı
hakkında, Derrida hakkında, parçalı metinler hakkında, sonu olmayan ve -daha
ilginci- başı olmayan metinler hakkında, bilgisayar ekranında okunmaya
çalışılan “kitap”lar hakkında, “çocukluğum ve kitaplar” hakkında… Karmakarışık,
ilgili ilgisiz, bağlantıları kopuk kopuk, “oradan oraya” atlayan sonra tekrar “oraya”
dönen, “çağrışımsal” düşünceler. İşte böylesi bir zihinsel durum içinde, açıp
ilk tümcelerini okumaya başlıyorum Tabiat
Işığı ile Hakikati Arama’nın: “Sağ duyulu bir adam ne bütün kitapları
okumak, ne de okullarda okutulan her şeyi inceden inceye öğrenmek zorundadır.
Hatta kitaplarla uğraşmağa fazla zaman harcaması, eğitiminde bir eksiklik olur.
Hayatında yapacak birçok işleri vardır. Ömrünü iyice hesaplamak, en iyi kısmını
da iyi işlerle uğraşmağa vermek zorundadır. Bu işleri de ona yalnız kendi aklı
öğretecektir”.
Saat gecenin üçünü geçti. Bir sigara
içeceğim şimdi balkonda. Sonra uyumaya giderim herhalde…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)