19 Nisan 2012 Perşembe

SAKAL, FITRAT, VAR VE OLMA


Bir süredir Heidegger bağlantılı derslerde "var" ve "varlık", "olma" kelimelerinin etimolojisiyle uğraşmaktayız. Böylesi bir meşgale içinde bir süre öğrenciliğimi yapmış olan ve şu an yurt dışında felsefe asistanlığı yapan Onur Karamercan'dan bu meselelerle ilgili bir mail aldım. Öğrencilerimin oldukça işine yarayacağını düşündüğüm için burada yayınlıyorum:

"Hocam, internette her şeyi okumak mümkün, durum böyle olunca ben de şu sıralar bırakmakta olduğum sakalımın kökenini araştırmak istedim. Antik Yunan'da sakal erkeklik sembolü olarak görülüyormuş ve bazı Yunan şehirlerinde sakalını traş etmek yasakmış hatta. Sakalını kesmek bir tür yas tutmanın belirtisyimiş. Bütün hayvanlar da depresyona girdiğinde tüylerini dökerler, sanırım Yunanlılarda herşey 'doğal' oluyordu.
Neyse, Roma'da ise sakalını traş etmek erkekliğin simgesi olarak görülmeye başlamış, aynı zamanda iyi görünümün, yüksek yaşam kalitesinin göstergesi olarak da. Ayrıca, sakalını traş etmiş olmak 'Yunan olmadığının' bir işaretiymiş Romalı için. Şimdiki zaman da bir tür Roma devri. Amerika bir tür Roma, AB, Roma İmparatorluğunun kendisi gibi bir şey. Şimdi ben sakal bırakınca 'doğulu', 'köylü, gelişmemiş, vahşi insanların yaşadığı (barbar)' bir yerden gelmiş gibi görünüyorum. Ne de olsa Antik Yunan topraklarındanım, ben de neden hep sakalımı tıraş etmekten nefret ettiğimi sorgulayıp duruyordum.

Yalnız nereden nereye, İslam dininde sakalın yerini okurken onun bir 'fitre' olduğunu öğrendim, sonra da 'fitre' sözcüğünün etimolojisini merak ettim. Fıtrat, ve fatr kökenlerinden geliyormuş. Doğa, ortaya çıkma, yarma, kazma, oruç açma gibi anlamları var. Tasavvufta ise “yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması”, “yokluktan varlığın kazınarak çıkarılması, ortaya konması” gibi bir anlamı var. İlginç kısmı şu ki, varlıkların özleri ve yasalar; tabi oldukları değişim ve gelişim de bu kavramın sınırları içerisinde.

Hani hep Arapça'da varlık sözcüğünün olmadığından bahsediyorduk ya, aslında bu Hint- Avrupa dillerindekine benzer bir 'to be', 'sein' aramamızdan kaynaklanıyor. Bu Avrupa dillerinin yarattığı bir karmaşa, bir şeyin ne olduğunu söylemek için kullandıkları 'olmak' sözcüğü ile 'varlığın kendisi' aynı olduğundan, (Being, Sein; to be something, etwas zu sein) epistemoloji ile ontoloji birbirine giriyor ve varlık unutulmuşluğu doğuyor. Türkçe'de de Batı dillerindeki gibi bir 'olmak' fiili yok, bir şeyin ne olduğunu söylerken biz 'durmak' fiilini kullanıyoruz. Bu, şu'dur'. Bu, böyle böyle'dir'. Bu Eski Türkçe'de -turur sözcüğünden geliyor, ve şimdiki dilbilim terimleriyle güya 'bildirme eki' -dır haline geliyor. Demek istediğim, her dilin logos’u ve varlığı, kendi içerisinde farklı bir sözcükle karşılanıyor. Yani bir Türk için varlık sorusu 'Durum' sorusuna, bir Arap için 'Fıtrat' sorusuna dönüşüyor. Bu konuda bir makale yazılsa hiç fena olmaz, hatta makale değil, kitap. Metafiziğin dilinin birçok önyargısını kırar, Heidegger'in 'nasyonel' düşünmesinin arka planını açığa çıkarır gibi duruyor. Bunun üzerinde düşünüyorum bu aralar. 


Varlık kelimesinin kökeninde olduğu söylenen Moğolca Barlık zaten Türkçe'de de hep barlık idi, ama b sesi v ye dönüştü. Olmak fiili de eski biçimiyle bolmak şeklinde geçiyor ama sonradan başında b düşmüş, ama birçok Türk dilinde hala bolmak biçimi ve barlık biçimi kullanılıyor. Türkçe'de de mal varlığı deriz ya, varlık aynı varlık, ama ben bu yüzden varlık sözcüğünü sevmiyorum çünkü ontolojik bir anlamdan ziyade, bir şeyi elinde tutma, iyeliği haline getirme anlamı var, Fransızca’daki il y 'a' gibi [il y a: “vardır” ifadesinde çekimle ‘a’ şekline bürünmüş avoir: sahip olmak, iyeliği haline getirmek fiili vardır Ç.T.] . Bu yüzden Türk felsefe dilinde varlık sözcüğünün terk edilip olmaya geçilmesi şart, ki, olma bile bir yerde fazla çeviri kokan bir sözcük, çünkü Heidegger'in varlık sorusunu Türkçe'ye “olma nedir?” diye çevirdiğimizde, Heidegger'in Almanca'da sormak istediği sorunun anlamını kaçırıyoruz. Tıpkı Latinlerin Yunancadan çevirdikleri kavramlarda olduğu gibi, çeviri sözcüğü çeviriyor ama anlamı çeviremiyor. “Was ist sein?” “Durma nedir?”den başka bir şey değil temelde. Ben bununla ilgili baya yazdım, pek felsefe tarihini açıklayıcı değil de, daha çok yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışan. Mesela Heidegger'in wohnen-bauen-denken [ikamet etmek-inşa etmek-düşünmek Ç.T.] arasında kurduğu bağlantıyla ilgili olarak, Türkçe'de oturmak sözcüğünün aslı 'ol-dur-mak', -dur ettirgenlik eki; ama o zamanın Türkçesi’nde olmak fiili hem olmak hem de bolmak biçiminde kullanılıyor mu emin değilim. Kıpçaklarda olmaktan yola çıkarak oldurmak eğer oturmak anlamını aldıysa, Karadenizin batısından Germenia'ya göçen Alman kabilelerinin de aynı dil mantığına sahip olması kör bir rastlantıdan ziyade bir çeşit ortaklık olarak değerlendirilebilir, ama bütün Türk dillerinde oldurmak fiilinin olmaktan mı yoksa olmak isimli başka bir kökten mi gelip gelmediği taranmalı, mesele oldukça çetrefilli.”

22 Mart 2012 Perşembe

KAFKAVARİ GARDA

Beş kişiydik, ya da altı. Biri annemdi, diğeri babam. Ötekiler kendi gürültülerindeydiler.  Yazın ortasında serinlik ve bahar havası: bunu ıslak gömleğimin soğukluğundan anlıyordum evet. Babamın neşeli hali kendini ele vermeme çabasından kaynaklıydı; annem ise zaten hep düşünceliydi. Ötekiler sürekli hareket halindeydiler. Bir siyaset tartışması, mevcut durumun hatırlanmasıyla kesilip, yeniden başlıyordu. Anneme eğilip, bileti almaya gideceğimi söyledim, ama asıl niyetim babamdan uzakta bir sigara içmekti. Raylara baka baka garın dışına doğru yöneldim. Daha yoldayken yaktığım sigaram bitti, bileti aldım, geri döndüm. Garın kalabalığında bizimkilere yöneldim: anneme ve babama. Anneme diğerlerini sordum. Sanki dediğimi duymamış gibi ya da sözcüklerin anlamını bilmiyormuş gibi baktı bana; "bileti aldın mı?" dedi sonunda. Başımla onayladım. Babama döndüm sonra. Bıyığının altında ince dudakaları neredeyse yok olmuştu. Gözleri uzaklara bakıyordu şimdi: içeriye doğru, geriye doğru... Uzak "geçmiş"lere doğru belki. Annem çoktan gitmişti. Nereye gitmişti acaba? Birinci yolda bekleyen trene baktım. Bir tek beni bekler gibiydi.  

6 Mart 2012 Salı

Dört Adımda Marx'ın Aristotelesçiliğinin Kanıtlanması


1.      Marx’a göre çalışma (Arbeit), öncelikle, hem insanın hem de doğanın rol  oynadığı bir süreçtir. Bir şey yaparken insan, kendisi ile doğa arasındaki karşılıklı ilişkileri başlatır, düzenler ve kontrol eder. Dolayısıyla, çalışma sırasında, çalışan kişi doğa üzerinde iş görür: “Doğa olmadan, duyulur dış dünya olmadan emek harcayan kişi (Arbeiter) hiçbir şey yaratamaz”. Doğa çalışan kişinin, işçinin, onun üzerinde kendi çalışmasını gerçekleştirdiği, onun içinde etkinlik gösterdiği, ondan hareketle ve onun aracılığıyla üretim yaptığı malzemedir (Stoff).

Öyleyse, doğa Aristoteles’in maddi nedenine (hyle / causa materialis) denk gelir. Daha fazla bir açıklamaya gerek yoktur burada. Kanıt kendiliğinden açıktır.

2.      Yalnız çalışma sürecinde doğanın da zorunlu olarak rol oynaması, bu süreçte etkin olan öğenin doğa olduğu anlamına gelmez. Yukarıdaki alıntının da gösterdiği gibi, çalışma sürecinde, yani doğal malzemeden bir şey yaratma sürecinde etkin olan öğe çalışan kişidir, yani insandır. İnsan doğanın ürünlerine kendi gereksinimine uygun olarak sahip olabilmek için, onun üzerinde kendi doğal güçlerini (ellerini, kafasını vs.) kullanır. Bu yolla dış dünyayı, doğayı değiştirir ve onu değiştirirken kendi doğasını da değiştirir. Uyuyan güçlerini geliştirir, onları kendi egemenliği için itaate zorlar. Dolayısıyla çalışma sürecinde insan, hem doğaya hem de kendine yeni bir biçim verir.

Öyleyse insan hyle’ye (yani Marx’ta doğaya, Aristoteles’te maddeye) kendi olanağını gerçekleştirerek bir biçim verir. Bu da energeia (etkin gerçeklik, Wirklichkeit) tarzında ortaya çıkacak olan şeylerin biçimi, eidos’udur yani biçimsel neden (eidos / causa formalis).

3.      Marx çalışmayı bütünüyle insana özgü biçimiyle ele alır. Daha doğrusu, onu, insanı hayvandan ayıran temel etkinlik olarak gösterir: “Bir örümcek, kendi işini dokumacıya benzer bir biçimde yapar ve bir arı peteğini yaparken pek çok mimarı utandırır. Ancak, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın kendi yapısını gerçeklikte inşa etmeden önce onu kendi imgeleminde kurmasıdır. Her çalışma sürecinin sonunda, işçinin imgeleminde başlangıçta zaten varolan bir sonuca ulaşırız”.
Öyleyse, Marx’a göre her çalışma sürecinin başlangıcını oluşturan, çalışma sürecini başlatan bilinçli bir etkinlik, bir etkin neden sözkonusudur; yani değişimi,  hareketi, başlatan neden (arkhe tes metaboles, arkhe tes kineseos / causa efficiens) burada belirleyicidir.

4.      Böylece insanın emeğini, hayvanın emeğinden ve insanı hayvandan ayıran şeyin, insanın “bilinçli bir çalışma” gerçekleştirmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz: “Hayvan, dolaysız bir biçimde kendi yaşam etkinliğiyle birleşir. O kendini ondan ayırmaz ... İnsan kendi yaşam etkinliğini kendi istemesinin ve kendi bilincinin nesnesi yapar. Onun bilinçli bir yaşam etkinliği vardır... Bilinçli yaşam etkinliği insanı, dolaysız bir biçimde hayvanın yaşam etkinliğinden ayırır”. İnsanı hayvandan ayıran şey, insanın çalışma sürecine katılan ve bu süreci önceden belirleyen amacıdır. İnsan yalnızca üzerinde çalıştığı materyali değiştirmekle kalmaz, “çalışma tarzına (modus operandi) bir yasa görünümü veren kendi amacını” da gerçekleştirir ve kendi istencini bu amaca bağımlı kılar.

Öyleyse Marx’a göre, etkinliğin gerçekleşmesinde “amaç” belirleyicidir. Bu da, kendiliğinden açık ki, Aristoteles’in erek (telos) ve iyi (tagathon) ile ifade ettiği ereksel nedenine denk gelir (hou heneka / causa finalis).

Sonuç: Marx bir Aristotelesçidir.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Öğrendiğimiz, Hiç Öğrenilemeyecek Olduğudur Yaşamanın...

Şu kirlenmiş karın öğrettiği nedir
bu bulanık akşamüstü?
Ya da yıldızsız onca geceden sonra,
sabahın kötümserliğinde,
içimizdeki sürekli uyanışta
ve şu yokoluşun eşiğinde,
aşktan, bahardan, yürek çarpıntısından
gölgeden belki, hasta odalarından, yalnız çıkılan yolculuklardan...
Öğrendiğimiz nedir
sonraya ertelenişte bırakılmış detaysız anlardan?
Ya da yüreksiz kaçışların berisinde,
zifte bulanmış sessizliklerde,
tutkulu okumalarından örneğin Kafka'nın
öğrendiğimiz nedir?

Lütfen başlığa bakınız!


28 Ocak 2012 Cumartesi

Hep Sonluluktan Akar Hayat

Hep sonluluktan akar hayat
"bir kış gecesi eğer bir yolcu"
uğrarsa yalnızlıklarına,
biz olan kalsın dersin, silinirken sen...
bir "nokta-i âmâ" açılır önünde, sığınma telaşındayken

Kimileyin aşktan damıtılır hayat
geçse de geçtiği gibi zaman
yenilenme yineleme olsa da hep,
kararsa da üstünde bulut
ince tülbentten süzülür gelir ansızın.

Belki umuttan da geçer hayat
korkulu tutsaklığında sıradanın,
"seni düşünmek güzel şey" derken şair...
bir paçavraya dönüşmekteyken içselliğin
yangından kül biriktirirsin durmaksızın.

Sonunda bir sona dönüşür hayat
gelip vardığın yerdir bu,
varıp varacağın yerdir sonsuzluk ararken
yay-ok-hedef üçlüsüdür bütün kavgan
bir karanfil kaldırır başını, bir kuş havalanır çayırlıklardan.

                                                                                     


14 Ocak 2012 Cumartesi

KAFKA: KANUN ÖNÜNDE


Varoluşcu filozofları büyüleyen şey, “sonsuzluk-varlık-hiçlik” bağındaki belirsizlik mi? Yoksa bu kavramların her birindeki belirsizlik mi? Sonsuzluk ne “anlam”a gelebilir ki? Ya varlık? O da “hiçlik” gibi Hegel’den, hatta Platon’dan beri düşünceyi sürekli çıkmaza sokan bir belirsizliği taşımıyor mu? Bunlar hep anlamın “sınırı”nın ötesinde kaldıkları için mi aynı zamanda belirsizler? Yani varoluşumuzu derinden sarıp sarmalayan bu kavramlar hep sınır deneyimine mi işaret etmekte? Yoksa bunların anlamdan yoksun “anlamı”, Wittgenstein’da olduğu gibi, “söylenebilir olan”ın sınırının ötesinde yer alırken, “söylenemez”in, dile getirilemez olanın “deneyim”iyle mi elde edilecek?
İmdi bütün bu sorulara yol açan sorumuzu sormamız gerekiyor: “Sınır”lı oluşumuz, sonlu oluşumuz ve aynı zamanda bu sonluluğun, sınırlılığın farkında oluşumuz, “belirsizi”, “söylenemezi”, “anlamsızı” anlamlandırma çabamız -her ne kadar bizim için “anlamlı” olsa da- nihayetinde bizi “hiç”in ya da “hiç olan varlığımız”ın bilincine götürmek durumunda değil mi?  “Sonsuzluk, hiçtir” diyor Pascal; “sonlu olanın sonsuzla tutkulu bağını” varoluş (existentia) olarak adlandırıyor Kierkegaard. Heidegger de tam olarak işte bu varoluşu yani sonsuzluk olan “hiçle”/“varlıkla” bağ kuran  Dasein”ın “özü” (essentia)olarak görüyor. Varlığımızın sonluluğunda “sonsuzluk”, bir temelsizlik, bir uçurum (Abgrund) olarak, bir hiçlik olarak mı orada? Bu filozoflardaki sonsuzluk-varlık-hiçlik bağının üzerine düşünme çabası, kavramların her birindeki belirsizlikle kuşatılırken, bizi de sınırlılığımızda sınırları zorlamaya sürüklemiyor mu? İşte bu sorular üzerine biraz düşünmek için Kafka’nın Kanun Önünde öyküsünü OKUMAYA çağırıyorum. Okuduğumuz şeyin “Kafka” olduğunun bilinciyle ve olabilecek bütün Kafka uzmanlarından peşinen özür dileyerek şunu ileri sürmek istiyorum: Kafka’yı meşgul eden temel sorun, “modern insanın bürokratik yabancılaşması” ya da “tanrı veya elohim ile insan arasındaki orantısız ilişki” değil, “SONSUZLUĞUN bir HİÇ” olduğu düşüncesidir:
   
“Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyuveremeyeceğini söyler. Adam düşünüp taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar: 'Belki', der kapıcı 'ama şimdi giremezsin.' Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki: 'Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.' Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. Nihayet 'kanun kapısı herkese ve her vakit açık bulunması gerekir', diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcıyı daha bir dikkatle süzüp onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisi giriş iznini koparıncaya kadar beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanı başına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyuverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır Kapıcıyı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar, ama büyük kişilerinki gibi bir kayıtsızlıkla sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda Kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyuveremeyeceğini yeniden açıklar. Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, Kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hani Kapıcı verilenlerin hepsini alır, ama bir yandan da: ' Bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum sanmayasın' der. Taşralı Adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur Kapıcıyı. Öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel gibi görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken yaşlanır giderek, kendi kendine homurdanıp söylenir. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı Kapıcıya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, pirelere bile kendisine yardım etmeleri, Kapıcının gönlünü yapmaları için dil döker. Sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar Kapıcıya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından, Kapıcıya el eder. Aradaki boy farkı zamanla Taşralı Adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır Kapıcı: 'Hala nedir öğrenmek istediğin bakalım? ' diye sorar. 'Amma da açgözlüymüşsün!' der. Adam bunun üzerine: ' Benim bildiğim herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki, nasıl oluyor da, bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?' diye sorar. Kapıcı, adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır: 'Bu kapıdan senden başkası giremezdi, çünkü yalnız senin içindi kapı. Gideyim de kapayayım artık.'” (Kafka, Hikayeler, çev. Kamuran Şipal, Cem Yay.)

Ek Okuma: J. Derrida, “Yasanın Önünde”, Edebiyat Edimleri’nin içinde, (Otonom Yay. çev. M. Erkan, A. Utku)

6 Ocak 2012 Cuma

NIETZSCHE: HERAKLEİTOS ÜZERİNE


Herakleitos gururluydu; gururlu olan filozof olunca, ortada büyük bir gurur var demektir. Yarattığı etki onu hiçbir zaman “halka” (Publikum), yığının alkışlarına, çağdaşlarının coşkulu korosuna sürüklemez. Yalnız başına bir yolu yürümektir filozofun payına düşen. Yeteneği en seyrek rastlanan, belirli bir anlamda doğal olandan en uzak, ayrıca da benzer türden yeteneklere karşı kendini sınırlayıcı ve düşmancadır. Her şey ona karşı hareket halinde olduğundan, kendi çevresindeki “kendine yeterlik” duvarları, yıkılıp yok edilmeye direnebilmek için, elmastan olmalıdır. Onun ölümsüzlüğe doğru yolculuğu başka her yolculuktan daha zor, daha sancılıdır; yine de hiç kimse hedefe ulaşacağı konusunda kesin bir inancı filozof kadar taşıyamaz. O tüm zamanların genişçe açılmış kanatları üzerinde durmayacaksa, nerede duracağını bilemez. Bu nedenle şimdi ve şu anda olana dikkat etmemek, büyük filozofun doğasına özgü bir şeydir. O hakikate sahiptir; zamanın çarkı nereye isterse oraya dönsün, bu hakikatten kaçılamayacaktır. Böylesi insanların bir zamanlar yaşamış olduklarını görmek önemlidir. Örneğin Herakleitos’un gururu boş, yararsız bir şeymiş gibi görülemez. Bilgiyi elde etme çabası, özü gereği, hiç doymak bilmeyen ve doyurucu olmayan bir çabadır. Bu yüzden, tarihten ders almamış bir kişi, krallara yaraşır böylesi bir kendine saygının ve hakikatin biricik kutlu talibi olan böylesi bir inancın olabileceğine inanmaz. Böyle insanlar kendi güneş sistemlerinde yaşarlar; onları orada aramak gerek. Bir Pythagoras, bir Empedokles de kendilerine insan-üstü bir saygıyla ve hatta neredeyse dinsel bir korkuyla yaklaşırlardı. Ama ruh göçüyle ve dirimli her şeyin bir olduğu düşüncesiyle bağlantılı olan acıma (merhamet), onları yeniden başka insanlara, onların selameti ve kurtuluşuna yöneltti. Ama Artemis tapınağının Efesli konuğuna hükmeden yalnızlık duygusunun nasıl bir şey olduğunu, sadece dağların yalçın doruklarında titrediğimizde sezebiliriz. Ondan bize, merhametli uyarımın hiçbir taşkın duygusu, hiçbir yardım, sağaltma ya da kurtarma arzusu yayılmaz. Atmosfersiz bir yıldızdır o. İçeriye çakmak çakmak bakan gözleri, dışarıya, sanki boş bir görüntüye bakar gibi, ölü gibi, buz gibi bakar.  Çevresindeki deliliğin ve tersliğin dalgaları gelip gelip gururunun surlarına çarpar; o ise tiksintiyle yüzünü öte yana döner. Ama duygu dolu insanlar da demirden bir maskeye benzeyen bu kişiden uzak dururlar. Böylesi bir varlık, ıssız bir kutsallık içinde, tanrı tasvirleri arasında, soğuk, dingin ve yüce bir mimari yapının yanında daha iyi kavranabilir belki. Ama insanlar arasında, Herakleitos, insan olarak, akıl almaz biriydi. Gürültücü çocukların oyunlarına dikkatle baktığında, bu türden durumlarda başka insanların hiç akıllarına gelmeyen bir şeyi çok iyi kavramış olmalı: dünyanın büyük çocuğu Zeus’un oyununu. O insanlara ihtiyaç duymazdı, bilgisi için de duymazdı; onun tarafından sorgu konusu yapılabilecek ve başka bilgelerin ona sorma zahmetine girebilecekleri herhangi bir şeyin onun gözünde değeri yoktu. Sürekli sorup duran, toplayan, kısaca “tarihçi” olan insanlara aşağılamayla bakar ve bunu dışavururdu. Kendisi hakkında, bir kehaneti andıran sözcüklerle, “kendi kendimi aradım, araştırdım” demiştir; sanki Delphoi’nin “kendini tanı” sözünü hakiki bir biçimde yerine getirir ve tamamlar gibi.

Ama bu kehanet yoluyla duyduğu şeyi, Sibyl’lerin peygambervari sözlerinin bir örneği gibi uzaktan sınırsız bir etki yapan, ölümsüz ve ebedi tarzda bir yoruma değer bir bilgelik olarak görmüştür. Daha sonra gelenler için bu kadarı yeter: Onlar onun, Delphoi tanrısı gibi “ne söyleyen ne de gizleyen” sözlerini ister tanrısal sözler gibi yorumlasınlar, isterse de bu sözleri hiçbir “gülümseme, süs ve hoş koku taşımayan”, daha çok “köpüren bir ağızla” söylenmiş sözler olarak görsünler fark etmez; bu sözler her durumda gelecek bin yıllara nüfuz edecektir. Çünkü dünya her zaman hakikate, dolayısıyla da Heraklitos’a ihtiyaç duyacaktır; her ne kadar o, dünyaya ihtiyaç duymasa da. Şandan şereften ona ne? Küçümseyerek söylediği gibi, “durmadan akıp giden ölümlü”nün şanı! Şan, şeref insanlar için bir anlam ifade ediyor, onun için değil. Herakleitos adlı insanın ölümsüzlüğe ihtiyacı yok; insanın ölümsüzlüğünün ona ihtiyacı var. Onun görmüş olduğu şey, oluştaki yasa ve zorunluluktaki oyun öğretisi, bundan böyle hep göz önünde tutulmalıdır. Herakleitos bu büyük oyunun perdesini açmıştır.      

                                                                                  Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe
                                                                                  Bölüm 8.
Çeviri: Ç. Türkyılmaz