Bu derste ele alınacak filozoflar: Locke, Berkeley, Hume, Rousseau, Kant.
Kaynakça:
Locke, John. İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme.
Berkeley, George. Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma.
Hume, David. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma.
Rousseau, J.J. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı
Rousseau, J.J. Toplum Sözleşmesi
Kant, Immanuel. Kritik der reinen Vernunft
Kant, Immanuel. Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena.
Kant, Immanuel. Pratik Aklın Eleştirisi.
Felsefe ve Edebiyat Yazıları. Felsefe Etkinliklerinin Duyuruları. Filozofların Metinlerine Yönelik Okumalar.
23 Mayıs 2015 Cumartesi
20 Nisan 2015 Pazartesi
SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAYNAKLARI
Siyaset felsefesi alanına bir giriş yapmak isteyen ve bu alanda çalışma yapmayı amaçlayanlar için aşağıda temel kaynaklar belirtilmiştir:
1)
Konfüçyus: Konuşmalar
2)
Sun Tzu: Savaş
Sanatı
3)
Herakleitos: Fragmanlar
4)
Demokritos: Fragmanlar
(Antik Felsefe içinde)
5)
Platon: Sokrates’in
Savunması, Kriton, Devlet, Gorgias, Devlet Adamı, Yasalar
6)
Aristoteles: Nikomakhos
Etiği, Politika, Atinalıların
Devleti, Eudemos Etiği
7)
Epikouros: Mektuplar
ve Maksimler
8)
Lucretius: Evrenin
Yapısı
9)
Cicero: Devlet
Üzerine (De Re Publica), Dostluğa Dair
10)
Seneca: Hoşgörü/Ruh
Dinginliği Üzerine
11)
Plotinos: Dokuzluklar
(Enneades)
12)
Augustinus: İtiraflar,
Tanrı Devleti (Civitas Dei)
13)
Farabi: İdeal
Devlet (El Medinet-ül Fadıla)
14)
İbn-i Haldun: Mukaddime
15)
Machiavelli: Prens
16)
Jean Bodin: Cumhuriyetin
Altı Kitabı
17)
E. De La Boetie: Gönüllü Kulluk Üzerine
18)
Grotius: Savaş
ve Barış Hukuku
19)
Hobbes: Leviathan,
De cive
20)
Spinoza: Ethica,
Politik İnceleme, Teolojik-Politik İnceleme
21)
Locke: Yönetim
Üzerine İki İnceleme
22)
Montesquieu: Kanunların
Ruhu Üzerine
23)
Rousseau: İnsanlar
Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Toplum
Sözleşmesi
24)
Sieyes, Üçüncü
Tabaka Nedir?
25)
Th. Paine, İnsan
Hakları
26)
Kant: Dünya
Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi, Ebedi Barış, Fakülteler
Çatışması, “Bu Teoride Doğru Olabilir Ama Pratikte Hiçbir Anlam İfade Etmez”
Yaygın Sözü Üzerine
27)
Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi
28)
Fichte, Alman
Ulusuna Söylevler
29)
Hegel, Hukuk
Felsefesinin Prensipleri, Tarihte
Akıl
30)
J.S. Mill, Özgürlük
Üzerine
31)
Marx, 1844
Elyazmaları, Alman İdeolojisi, Komünist Manifesto, Kapital I.
32)
Nietzsche, İyinin
ve Kötünün Ötesinde, Ahlakın
Soykütüğü
33)
Max Weber, Meslek
Olarak Politika
34)
C. Schmitt, Siyasal
Kavramı, Siyasal İlahiyat
35)
W. Benjamin, Şiddetin
Eleştirisi Üzerine, Tarih Kavramı Üzerine
36)
L. Strauss, Doğal
Hak ve Tarih
37)
Heidegger, Hümanizm
Üzerine
38)
Arendt, İnsanlık
Durumu, Geçmiş ile Gelecek Arasında
39)
Habermas, Kamusallığı
Yapısal Dönüşümü, İletişimsel Eylem Teorisi
40)
J. Rawls, Adalet
Teorisi
41)
Foucault, Deliliğin
Tarihi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi, Güvenlik,Toprak ve Nüfus,
Toplumu Savunmak Gerek, Özne ve İktidar
42)
Derrida, Konuksever/mez/lik,
Öteki Hedef/Başka Baş, Marx’ın Hayaletleri, Yasanın Gücü
43)
Badiou, Varlık
ve Olay, Etik, Felsefe İçin Manifesto
44)
Negri-Hardt, İmparatorluk,
Çokluk
45)
Agamben, Kutsal
İnsan (Homo Sacer)
22 Ocak 2015 Perşembe
ÖZNE VE ŞİDDET
Yıllar öncesinden şöyle bir yazı kalmış elimde. Çoktan unutmuştum, tesadüfen rastladım. Belki bir işe yarar...
Günümüzde bir felsefe kavramı olarak
“özne” birçok kişi tarafından sorunsuzca kullanılan, ama belki de dile
getirildiğinde tam da ne kastedildiği pek belli olmayan bir kavram. Artık
sıkça, “modern özne”den, bu modern öznenin parçalanmışlığından, tarihin
öznesinin olmamasından vb. bahsedilir oldu. Bu kavramlar kullanılırken, bunları
kullananların zihinlerinde, yer yer açık olmakla birlikte, çoğunlukla bulanık
bir tasarım var. Artık neredeyse, gündelik entelektüel tartışmalarda, özne
kavramının felsefede temelde bilgi kuramsal bir kavram olduğu unutulmuş
durumda. Oysa bu kavram bütünüyle bilgi kuramının, özellikle de modern bilgi
kuramının bir kavramı. Böylesi bir sorun çerçevesinde ben bu kavramı ilkin
tarihsel bağlamı içerisine yerleştirmeye çalışacağım, sonra “şiddetin öznesi”
derken ne kastediliyor buna bakacağım, en sonunda da “şiddetin öznesi” sorunu
açısından felsefe tarihindeki kimi filozofların düşüncelerine kabaca değinip
bir sonuca varacağım.
Öncelikle özne sözcüğü neyi imliyor
ona bakalım. Öznenin batı dillerindeki şu anda kullanılan karşılıkları,
Latince’deki subiectumdan, o da subiciodan gelir ve genel olarak “alta
fırlatılmış” anlamı taşır. Bu anlamda, sözcük Latincede, Yunancadaki hypokeimenonla benzer bir biçimde,
“altta duran, altta yatan, taşıyıcı” anlamlarını taşıyor. Bu anlamlarının
yanında, subiectum, dilbilgisindeki
kendisine yüklenen, atfedilen şeylerin taşıyıcısı, gerçekleştiricisi olarak özne de demek. Bunların dışında, subiectumla bağlantılı olan bir kavram
olan subiectus ise, kendinde bir
krala, hükümete, iktidara tabi olanları, yani tebaa anlamını da içeriyor.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, özne
(subiectum) felsefede, öncelikle bilgi kuramsal bir kavram olarak ve bilgi
bakımından belirli nitelikleri taşıyan, eş deyişle bilen, tasarlayan
anlamında kullanılmaktadır. Öznenin epistemolojik açıdan böyle belirlenmesi,
hiç kuşkusuz, belirli nitelikleri taşıyanın, bilenin, tasarlayanın bildiği, tasarladığı, düşündüğü
bir şeyi, öznenin dışındaki bir şeyi zorunlu olarak varsaymaktadır, yani bilineni, tasarlananı, düşünüleni.
Bilgi açısından bu bilinen, bilenle bağlantısında obiectumdur. Bu sözcük de şunları imlemektedir: öne atılan, karşıya
konan, karşıya alınan. Almancada nesnenin karşılığı olarak kullanılan Gegenstand (karşıda duran) sözcüğünde bu anlamı çok açık
bir şekilde görmekteyiz. Öyleyse bilenin bildiği, tasarlayanın tasarladığı,
düşünenin düşündüğü karşıya konmuş olandır, karşıda durandır, yani nesnedir.
Buradan hareketle de, bilgi kuramında bilgi, özne ile nesne, eş
deyişle bilen ile bilinen arasındaki bağ olarak
tanımlanmıştır.
Descartes’la başlayan, transsendental
idealizmle en son sınırlarına değin götürülen modern bilgi felsefesi geleneğinde,
hep söylenegeldiği gibi, özne ile nesne, bilen ile bilinen arasındaki bağda,
belirleyici olan yön öznedir. Yalnız bu gelenekle birlikte, özne kavramı -ve
dolayısıyla nesne kavramı- anlamını kısmen değiştirmiş, özne artık sırf bir
taşıyıcı ya da karşısında duranı bilen olmaktan ziyade, etkin bir biçimde
bileceği şeyi kendi karşısına koyan, nesnesini kendisi belirleyen, nesne kılan
ya da nesneleştiren anlamını taşımaya başlamıştır. Descartes’daki bu bütün
tarihsel, toplumsal ve kültürel belirlenimlerden uzak -burada Descartes’ın
şüphe yönteminde tarihsel belirlenimleri nasıl kendisinden uzak tutmaya
çalıştığını hatırlayalım- saf bilen özne, örneğin Fichte’de “bütün
nesneleştirmeleri yapan, ama kendisi nesneleştirilemeyen transsendental bir
ben”e dönüşür ve buna bir eylem atfedilir: “Saf ben, saf eylemdir”. Yani
eylemini kendisi belirler, nesnesini kendisi belirler ve dönüştürür. Bu nedenle
bilginin konusu olan şey, nesne, doğa vs. bu saf benin bir ürününe dönüşür.
Böylece de artık nesne öznenin sınırları içine çekilmiş olur. Biz bu tür bir
düşünceyi Hegel’in şu sözleriyle de ilintilendirebiliriz: “Mutlağı yalnızca bir
töz olarak değil, aynı zamanda özne olarak da düşünüp dile getirmek gerekir”.
Mutlağı, hakikati, aklı ya da tini yalnızca bir töz olarak değil özne olarak da
düşünmek, onu kendi eylemlerinin aktif belirleyicisi kılmak, kendi nesnesini
(Hegel’in anladığı anlamda “kendisi”ni) kendisi belirleyen, bu belirlemesiyle
de özgürlüğü gerçekleştiren bir varlık haline getirmek demektir. Yalnız burada,
Descartes’dan farklı olarak, özneye bir tarihsellik yüklenmiş, tarihte
kendisini gerçekleştiren, ya da, aynı anlama gelmek üzere, kendisini tarih
yoluyla açan bir özneye varılmıştır. Dolayısıyla tin, tarihin öznesidir. Tarihin
yapıcısı, üreticisi, gerçekleştiricisi, belirleyicisidir. Burada artık,
görüldüğü gibi, sırf bilgi ilişkisi bakımından konuşulmamaktadır. Burada artık
bir yaşamı olan, kendi tarihselliğinde özgürlüğü adım adım gerçekleştiren, bu
özgürlüğü de kendisini bilme yoluyla gerçekleştiren bir akıl hakkında
konuşulmaktadır.
Bu sınırlı zaman içerisinde özne
kavramının felsefedeki anlamı konusunda daha fazla bir araştırma içerisine
girmeyeceğim. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, bu tür bir özne tasarımına daha
19. Yüzyılda itirazlar gelmeye başlamıştır. Burada Kierkegaard ile
Nietzsche’nin, kısmen de olsa Marx’ın (Marx, tarihin öznesi fikrini sürdürse
de, kendi “düşüncelerinde hareket ettiği öncüller olarak” yaşayan, canlı
kişileri ve onların pratiğini temele almak bakımından bu gelenekten ayrılır) adını anmak yeterlidir. Kierkegaard’a göre, bu
modern felsefenin öznesi, bu “saf ben” sırf kavramsal bir şeydir ve herhangi
bir varoluşu yoktur; yani bir yaşamı yoktur. Nietzsche’ye göre ise, böylesi bir
özneye olan inancımızın temelinde “dilbilgisi kurallarına olan sonsuz
güvenimiz” yatar. Yani “ben düşünüyorum”daki “ben” sırf bir kurgudur.
İmdi “Şiddetin Öznesi” neyi imliyor?
Hangi anlamdaki özneye bir gönderme var? Kavramın başlangıcındaki anlamına mı,
yoksa modern felsefe geleneğinde sonradan aldığı biçime mi? Eğer birinci
anlamda alınıyorsa, “şiddetin öznesi” altta duran, taşıyan olarak şiddete maruz
kalanı, kendisine şiddet uygulananı, doğal nesnenin ya da toplumsal olarak
nesneleşmiş olanın şiddetine tabi kılınanı göstermesi gerekir. Eğer öznenin daha
sonra aldığı anlamda düşünülüyorsa, etkin bir biçimde şiddet uygulayana,
başkalarını kendi şiddetinin konusu, nesnesi kılana bir gönderme vardır.
Burada “şiddetin öznesi” derken
sanırım bu ikinci anlam düşünülüyor. Ben de ilkin bu anlamda düşünerek, şiddetin
bu öznesinin nasıl bir özne olabileceğini görebilmek için felsefe tarihinde
şiddet üzerine düşünmüş iki filozofun söylediklerine bakacağım. Burada ele
alacağımız iki filozof Hobbes ve Marx’tır.
Öncelikle modern siyaset felsefesinin
kurucusu olarak görülen Hobbes’un düşüncelerini ele alırsak, Hobbes’un şiddeti
bir olgu olarak gördüğü doğa durumuna (state of nature) bakmak gerekir. Doğa
durumunda şiddeti uygulayan, daha doğrusu şiddeti kendi amaçları doğrultusunda
kullanan özne “herkesi” imler. Bu anlamda doğa durumu, bir savaş durumu olarak,
“herkesin herkesle savaşıdır”. Herkes şiddetin öznesidir; dolayısıyla da herkes
şiddetin nesnesi, ya da mağdurudur. Hal böyle olunca bu durumda suç diye bir şey
de olamaz. Çünkü Arendt’in de belirttiği gibi, “herkesin suçlu olduğu yerde
kimse suçlu değildir”. Hobbes suçun olmadığı durumdan şiddeti de kendinde
içeren bir doğal hak (jus naturale) çıkarır. Doğal hak, “kendi doğasını, kendi
hayatını korumak için kendi gücünü dilediği gibi kullanma, kendi aklıyla, bu
amaca yönelik en uygun yöntem olarak gördüğü her şeyi yapma özgürlüğü”dür. Bu
doğal hak kavramı çerçevesinde şiddet, herkesin kendi varlığını korumak için
kullanacağı bir araçtır. Bu nedenle, daha Hobbes’da şiddetin bir amaç-araç
kategorisi içinde düşünüldüğünü görmekteyiz. Bilindiği gibi, Hobbes’da bu doğa
durumundan çıkış, insanların ölüm korkusu, güvenlik arayışları nedeniyle barışa
yönelmeleriyle (temel doğa yasası: “herkesin, onu elde etme umudu olduğu
ölçüde, barışı sağlamak için çalışması gerekliliği”) ve bu barış umuduyla
karşılıklı olarak haklarını devretmeleriyle gerçekleşir. Sözleşmeye bağlı
olarak kişilerin kendilerini yönetme haklarını “bir kişiye veya heyete”
devretmeleri kişilerin güvenlik içinde yaşama arzularına ve bunu akıl yoluyla
keşfetmelerine bağlanmıştır. Böylesi bir iktidarla, başlangıçtaki şiddet durumu
ortadan kalkar, ama şiddet tehdidi devam eder. Çünkü Hobbes’a göre, “kılıcın
zoru olmadıkça yapılmış olan ahitler sırf sözlerden ibaret kalacaktır”. Bu
anlamda doğrudan şiddet olmasa da, bir şiddet tehdidi sözleşmeyle kurulan
iktidara yüklenmiştir.
Şiddetin öznesinin neliği bakımından
Marx’ın düşüncelerine kabaca bakarsak, Hobbes’ta olduğu gibi Marx’ta da
şiddetin bir araç olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Ama öncelikle Marx’ta
şiddetin (Gewalt) ne olduğuna bakmak gerekir. Bunun için Marx’ın Kapital’deki ünlü ifadesine
başvurabiliriz: “Şiddet, geleceğe gebe her toplumun ebesidir”. Marx tarihi
“sınıf savaşımlarının tarihi” olarak görerek, bu tarihsel süreçte şiddete
önemli bir rol yükler. Şiddet hem bu tarihsel süreçte egemen sınıfın kendi
iktidarını -kuşkusuz iktidarı tehlikeye girdiğinde; çünkü Arendt’in de dediği
gibi “iktidarın tehlikeye girdiği yerde şiddet ortaya çıkar”- korumak için
kullandığı bir araçtır, hem de tarihteki büyük dönüşümlerin, devrimlerin
öncesinde doğum sancısı işlevi gören bir şiddet vardır. Bunların da açıkça
gösterdiği gibi, Marx şiddeti sınıfların savaşımında bir araç olarak, bir
egemenlik aracı olarak görür. Bu anlamda Marx’ta şiddetin öznesi, artık
Hobbes’ta olduğu gibi “herkes” değil, belirli toplumsal sınıflardır. Kuşkusuz
Marx bu özneye ya da öznelere, Hegel’de olduğu gibi, bir tarihsellik
yüklemiştir. Tarihsel süreç içerisinde öznenin, tarihin öznesi olan insanın
pratiğinin bir sonucudur şiddet. Ama bilindiği gibi, bütününde bu tarih Marx’ta
aynı zamanda, insanın kendi özünü gösteren emeğine yabancılaşmışlığının
tarihidir. Marx’ta, bu yabancılaşma aşıldığında, insan kendisini toplumsal bir
varlık, bir tür varlığı olarak gördüğünde, kendi potansiyelini yaratıcı bir
şekilde kendi emeğiyle gerçekleştirdiğinde, insanın insanla olan mücadelesi
ortadan kalkacak, dolayısıyla şiddetin bir öznesi de olmayacaktır.
Şiddet açısından Hobbes ve Marx’ın
bize gösterdiği nedir? Hobbes açısından bakılırsa, yukarıda söylendiği gibi,
şiddetin öznesi -ve dolayısıyla şiddetin nesnesi- herkes olursa, ortada suçlu
aramak anlamsızdır. Böylesi bir toplum-dışı durumda şiddetin kaçınılmazlığı ve
meşruluğu vardır. Ama Hobbes’a göre böylesi bir doğa durumundan çıkıldığında da
şiddet olgusu sürecektir. Yalnızca burada şiddetin öznesi değişmiştir. Öte
yandan Marx açısından bakılırsa, her ne kadar o şiddete tarih içinde önemli bir
rol vermiş olsa da, -Aristoteles’te de olduğu şekliyle- insanın toplumsal bir
varlık olduğu, insanın insan olarak olanaklarını, yeteneklerini bir toplum
içinde gerçekleştirebileceği düşüncesine varılmıştır. Yani Hobbes’ta şiddeti
ortadan kaldırmak mümkün değilken, Marx’ta en azından bunun olanağına bir
işaret vardır. Marx şiddetin öznesinin, şiddete başvuran öznenin yerine,
kendisini eylemiyle bir toplum içinde tam olarak gerçekleştiren bir insan
tasarımına varmıştır.
Marx’ın düşüncesi bize şiddeti
bütünüyle ortadan kaldıran değil, ama en azından belirli sınırlar içinde tutan
bir siyaseti düşünmenin olanağını sağlamaktadır. İnsanın toplumsal bir varlık
olarak kendini gerçekleştirebilmesi, kişi olarak kendi yeteneklerini açığa
çıkarabilmesi, buna uygun olarak kurulmuş bir toplumsallık durumunu gerektirir.
Böylesi bir toplumsallık durumunda, şiddeti uygulayanın, şiddete başvuranın
sınırlanması gerekir. Bu sınırlamanın alanı hukuk ve siyasettir. Şiddete
başvurmak, şiddeti bir araç olarak kullanmak, nihayetinde bir yapabilirliğe,
bir olanağa, bir güce dayanır. Bu Hegel’le birlikte düşünürsek bir tanınma
mücadelesinin, Nietzsche’yle birlikte düşünürsek bir güç istencinin
görünümüdür. Kişideki gücün şiddet şeklinde açığa vurulmasının önüne
geçebilmenin, bu gücün yaratıcı bir şekilde yönlendirilmesinin koşulu, şiddeti
uygulayanı özne, şiddete maruz kalanı nesne olmaktan, aynı zamanda da şiddete
başvuranın kendisini de şiddete maruz kalan olmaktan çıkaracak bir siyaset
geliştirmekten geçer. Böylesi bir siyasetin olanağı hiç kuşkusuz yeniden insan
üzerine düşünmeyi gerektirir. Öte yandan insanın geleneğe uygun olarak bir animal rationale olarak düşünülmesi,
burada, şiddet sorununda bize fazla bir şey sağlamayacaktır. Çünkü şiddeti bir
amacın hizmetinde araç olarak kullanan insan bunu bir ratioya dayanarak yapmaktadır. Bu anlamda şiddet rasyonel bir
şeydir. Dolayısıyla özneyi, kişiyi, insanı geleneğin belirlediği sınırların ötesinde
yeniden düşünmek ve şiddet-ötesi bir siyaseti bununla aramak gerekir.
Her şeyin araçsallaştırıldığı,
şiddetin bir araç olarak en yoğun kullanıldığı günümüzde, böylesi bir siyaseti
tasarlamak, böylesi bir siyaseti aramak hiç de gerçekçi değildir kuşkusuz. Ama böylesi bir siyasetin
olabilirliğine yönelik umudu, bu umut ilkesini yitirdiğimizde gündelik
ilişkilerimizde ve toplumsal varoluşumuzda yaşadığımız nihilizme sonuna kadar
saplanmışız demektir.
12 Ocak 2015 Pazartesi
HELEN-ROMA FELSEFESİ (DERSİN METİNLERİ)
FEL 156 HELEN-ROMA FELSEFESİ
FELSEFE TARİHİNİN BU DÖNEMİNİ ELE ALAN BU DERSİN İÇERİĞİNİ EPIKOUROSÇULUK İLE STOACILIK OLUŞTURMAKTA. ÖĞRENCİLERİN KULLANABİLECEĞİ KAYNAKLAR AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
1) Epikür, Mektuplar ve Maksimler, (çev. H. Örs), Remzi Kitabevi, 1962 İstanbul
2) Lucretius, Evrenin Yapısı, (çev. Turgut Uyar-Tomris Uyar), Norgunk Yayınları, 2011, İstanbul
3) Epiktetos, Söylevler, (çev. Birdal Akar), Divan Yayınları, 2013, Ankara
4) Seneca, Tanrısal Öngörü, (çev. Ç. Dürüşken), Kabalcı Yayınları, 2007, İstanbul
5) Seneca, Hoşgörü Üzerine, (çev. B. Demiriş), Doğu Batı Yayınları, 2014, İstanbul
6) Aurelius, Düşünceler, (çev. Ş. Karadeniz), Yapıkredi Yay., 2013, İstanbul
FELSEFE TARİHİNİN BU DÖNEMİNİ ELE ALAN BU DERSİN İÇERİĞİNİ EPIKOUROSÇULUK İLE STOACILIK OLUŞTURMAKTA. ÖĞRENCİLERİN KULLANABİLECEĞİ KAYNAKLAR AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
1) Epikür, Mektuplar ve Maksimler, (çev. H. Örs), Remzi Kitabevi, 1962 İstanbul
2) Lucretius, Evrenin Yapısı, (çev. Turgut Uyar-Tomris Uyar), Norgunk Yayınları, 2011, İstanbul
3) Epiktetos, Söylevler, (çev. Birdal Akar), Divan Yayınları, 2013, Ankara
4) Seneca, Tanrısal Öngörü, (çev. Ç. Dürüşken), Kabalcı Yayınları, 2007, İstanbul
5) Seneca, Hoşgörü Üzerine, (çev. B. Demiriş), Doğu Batı Yayınları, 2014, İstanbul
6) Aurelius, Düşünceler, (çev. Ş. Karadeniz), Yapıkredi Yay., 2013, İstanbul
25 Aralık 2014 Perşembe
H.Ü. Felsefe Topluluğu Nietzsche ve Varlık Konferansı (2006)
2006 yılında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Topluluğunun düzenlediği "Nietzsche ve Varlık" Konferansının videosu: http://www.youtube.com/watch?v=rDOBTsLzK4E
6 Eylül 2014 Cumartesi
"VARLIK VE OLAY" NEDEN ÇEVRİLMEDİ?
05.09.2014 TARİHLİ BİRGÜN KİTAP'TA YAYINLANAN YAZI
Alain Badiou
tartışma götürmez bir şekilde günümüzün en önde gelen felsefecilerinden biri
olarak kabul edilmekte. Her ne kadar, o Fransa’nın felsefe çevrelerinde
1960’larda yaşanan tartışmalara dahil olmuş olsa da, aynı yıllarda kendini
açıkça belli eden ve Derrida, Foucault, Deleuze, Lyotard gibi filozoflarca
temsil edilen “postmodern dalga”ya tam olarak kendini kaptırmamış olması
nedeniyle uluslararası düzeyde tanınması ve “popülerleşmesi” oldukça geç bir
döneme, 2000’lerin başına rastlar. 2000’li yıllarda onun düşüncelerinin giderek
önem kazanmasının nedeni, belki “postmodern dalga”nın etkisinin azalması, belki
de felsefenin “rock yıldızı” Žižek’in ondan söz etmesi, onun yapıtlarının
İngilizce editörlüğünü vs. yapması olabilir. Her ne olursa olsun, Badiou’nun şu
son on-onbeş yıldaki felsefe tartışmalarına etkisi büyük olmuş, bu nedenle de
gerek İngilizceye gerekse de dilimize Badiou’nun kitapları peşpeşe
çevrilmiştir. Bu süreçte İngilizceye önemli bütün yapıtları çevrilmiş
olduğundan, onun felsefesi hakkında geniş bir ikincil literatür oluşmuştur.
Türkçeye ise Etik, Sonsuz Düşünce, Felsefe İçin Manifesto gibi birkaç temel yapıtının yanında, bazı
konuşmalarını ve gazete yazılarını içeren derlemeler çevrildi. Ama Fransa’da
1988 yılında Édition du Seuil’den çıkan ve Badiou araştırmacılarının istisnasız
bir şekilde onun başyapıtı olarak kabul ettikleri, yaklaşık 600 sayfalık dev
yapıtı L’être et L’événement (yani Varlık ve Olay) hala Türkçede yok. Oysaki
onun Türkçeye de çevrilmiş diğer kitaplarındaki düşüncelerinin temeli bu kitap
olduğundan, Badiou’dan ilk çevrilmesi gereken yapıt Varlık ve Olay olmalıydı.
Peki neden
çevrilmedi bugüne kadar? Aslında bu soruya yanıt bulmak o kadar da zor değil. Çevrilmemesinin
nedeni açık: okunması, anlaşılması ve çevrilmesi zor bir kitap Varlık ve Olay. Platon’dan Derrida’ya
bütün bir “varlık” tartışmalarına atıfta bulunan ve Heidegger’in bir deyimini
ödünç alırsak, “ontoloji tarihi”ni sorunsallaştıran bir yapıt. Kitap bununla da
yetinmiyor, Cantor’un küme teorisini temel alan bir matematikselliği varlık
araştırmasının odağına yerleştiriyor; bu nedenle de kitap kuramsal bir düzeyde
ortaya koyduğu tezleri bir de matematiksel notasyonlarla ifade ediyor. Bütün
bunlar da, dediğimiz gibi, Varlık ve Olay’ı
zor bir kitap yapmakta. Bugüne kadar çevrilmemesinin nedeni, bu bakımdan, biraz
anlaşılır bir durum. Ama öte yandan, “bir kitabın okunmasının, anlaşılmasının,
çevrilmesinin zor olması onun çevrilmemesinin gerekçesi olabilir mi?” diye
sorulabilir. Bu gerekçe haklı olsaydı, örneğin, James Joyce gibi, George Perec
gibi yazarların hiçbirinin Türkçeye çevrilmemiş olması gerekirdi. Ayrıca
Spinoza’nın Etika’sının en sonundaki
sözleri hatırlamak gerekmez mi burada: “bütün asil ve mükemmel olan şeyler, çok
nadir oldukları kadar aynı zamanda zordur” sözünü? Dolayısıyla, zor olan bir
kitabı çevirmekten kaçınmak yerine, onun özellikle “zor” olması istenmelidir. Varlık ve Olay’daki başka özellikler de
bizi, daha önce “diğer kitaplarına temel olan yapıt” olarak temellendirmeye
çalıştığımız, “Badiou’nun diğer kitaplarından daha önce Varlık ve Olay çevrilmeliydi” düşüncesine götürüyor. Nedir bu
özellikler?
Öncelikle Varlık ve Olay, Varlık (l’être)
açısından, Heidegger’in metafiziği, ontolojiyi onun içinden bir yol bularak
aşma çabasını (Varlık olarak varlığın bilimi olan matematik yoluyla) ve Olay
(l’événement) açısından, Derrida’nın “karar verilemezlik” düşüncesini (adlandırılamayan
bir olay durumunda, yani karar verilemez bir anda bu olaya sadakat göstermenin
anlamını öne çıkararak) en son noktasına taşıyor. Bu açıdan bakıldığında
Badiou’nun başyapıtı, felsefenin uzun Platoncu yolunun sonundaki iki önemli
ismi hem buluşturuyor hem de onları aşmaya çalışıyor. Bu aşma çabasını da
Badiou kendisini “Modern Platoncu” ilan ederek ortaya koyuyor. Modern Platoncu
olarak Badiou, Platon’un - felsefenin koşulları olarak görülebilecek- dört
hakikat usulünü (Bilim, Siyaset, Sanat ve Aşk) kendi felsefesinde özgün bir
tarzda bir araya getirdiğini ve Platon’dan sonraki felsefe tarihi boyunca da,
hep “indirgemeci” bir tavırla, bu koşulların tümünün herhangi bir felsefi
görüşte bir araya getirilemediğini düşünüyor; tabii ta ki kendi felsefesini Varlık ve Olay’da ortaya koyana kadar… Yani kendi iddiasının büyüklüğü bakımından da
çok önemli bir felsefe denemesidir Varlık
ve Olay. Bu iddialı bakış açısından Varlık
ve Olay’da Platon Cantor “ile birlikte”, Heidegger Galileo “ile birlikte”
okunabilmiş, Aristoteles’in, Spinoza’nın, Hegel’in varlıkla (ve sonsuzlukla);
Pascal’in, Leibniz’in de “olay”la ilgili kavrayışları gözönünde
tutulabilmiştir. Ayrıca Badiou bütün bunları Lacan’la bağlantılı bir “özne
teorisi”nin bağlamına yerleştirmiştir. İşte bu özellikler nedeniyle Varlık ve Olay, kendi okurunu tutkulu
bir okuma ve “yeniden” okuma sürecine sokmakta, onunla didişmenin verdiği hazzı
yaşatmaktadır.
Evet, bu kısa
yazıdan da sezilebileceği gibi, Badiou’nun Varlık
ve Olay’ı hem çok zor hem de çok önemli bir kitaptır. Ama şunu söylemek
gerek son olarak: Spinoza’nın yukarıda alıntıladığımız sözünü gözönünde tutarak,
bu yapıtın “ideal çevirmeni” hemen onun çevirisine başlar umarım.
4 Ağustos 2014 Pazartesi
GEORGIOS GEMISTOS PLETHON VE BEDREDDİN
1. GEORGIOS GEMISTOS PLETHON
Georgios Gemistos Pléthon. Son isim "Pléthon" takma bir isim; Platon'a olan hayranlığı nedeniyle kendini böyle adlandırıyor. İstanbul doğumlu ama on yaşındayken Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğindeki Edirne'ye, daha doğrusu Sultan I. Murat'ın sarayına gidiyor (1365). Aynı dönemde ulemadan birisinin oğlu olan Bedreddin'le karşılaşıp karşılaşmadıklarını bilmiyoruz. Aralarında sadece üç yaş var. Bu arada Bedreddin'in annesi de Yunan ve doğal olarak Yunanca konuşuyor. Pléthon'un çok ilginç düşünceleri var. Sonraları İtalya'da Marcilio Ficino'yu öylesine etkilemiş ki, Ficino oturup Platon'un bütün eserlerini Latince'ye çevirmiş. Fanatik bir şekilde Aristoteles'e karşılar; kendisi ve öğrencileri. İtalya'da verdiği Platon derslerinin İtalyan Rönesansının ortaya çıkışında belirleyici olduğu söyleniyor. Ölümüne dair açık bilgi yok. Ama öldükten bir süre sonra mezarından çıkarıldığını biliyoruz ama bunun nedeni muğlak. Bir görüş İtalya'daki öğrencilerinin "Büyük Hoca özgür insanların ülkesinde olmalı" diyerek onu İtalya'ya götürdüklerini iddia ediyor. Bir başka görüş ise fanatik Hristiyanların, sapkın (heretik) fikirlerine tahammül edemedikleri için, onu mezarından çıkarıp yaktıklarını savunuyor. Malların-mülklerin ortaklığına dayalı bir "koinonia"yı savunduğunu biliyoruz. Bu birçok insanı kızdırmış olmalı. Bir de çok güzel bir sözü var: "Aşk [Eros] ayıp olduğu için değil, kutsal olduğu için özel olmalı [uluorta yaşanmamalı]". Anlayacağınız "Güzel" bir insan kendisi...
2. PLETHON'UN "YASALAR KİTABI", BEDREDDİN'İN "VARİDAT"I
Georgios Gemistos Pléthon. Son isim "Pléthon" takma bir isim; Platon'a olan hayranlığı nedeniyle kendini böyle adlandırıyor. İstanbul doğumlu ama on yaşındayken Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğindeki Edirne'ye, daha doğrusu Sultan I. Murat'ın sarayına gidiyor (1365). Aynı dönemde ulemadan birisinin oğlu olan Bedreddin'le karşılaşıp karşılaşmadıklarını bilmiyoruz. Aralarında sadece üç yaş var. Bu arada Bedreddin'in annesi de Yunan ve doğal olarak Yunanca konuşuyor. Pléthon'un çok ilginç düşünceleri var. Sonraları İtalya'da Marcilio Ficino'yu öylesine etkilemiş ki, Ficino oturup Platon'un bütün eserlerini Latince'ye çevirmiş. Fanatik bir şekilde Aristoteles'e karşılar; kendisi ve öğrencileri. İtalya'da verdiği Platon derslerinin İtalyan Rönesansının ortaya çıkışında belirleyici olduğu söyleniyor. Ölümüne dair açık bilgi yok. Ama öldükten bir süre sonra mezarından çıkarıldığını biliyoruz ama bunun nedeni muğlak. Bir görüş İtalya'daki öğrencilerinin "Büyük Hoca özgür insanların ülkesinde olmalı" diyerek onu İtalya'ya götürdüklerini iddia ediyor. Bir başka görüş ise fanatik Hristiyanların, sapkın (heretik) fikirlerine tahammül edemedikleri için, onu mezarından çıkarıp yaktıklarını savunuyor. Malların-mülklerin ortaklığına dayalı bir "koinonia"yı savunduğunu biliyoruz. Bu birçok insanı kızdırmış olmalı. Bir de çok güzel bir sözü var: "Aşk [Eros] ayıp olduğu için değil, kutsal olduğu için özel olmalı [uluorta yaşanmamalı]". Anlayacağınız "Güzel" bir insan kendisi...
2. PLETHON'UN "YASALAR KİTABI", BEDREDDİN'İN "VARİDAT"I
Pléthon'un "Yasalar Kitabı"nın bir macerası var. Şöyle: Gemistos Pléthon Mora'da öldükten sonra, Mora Despotu Demetrios'un karısı Theodora bu kitabın tek nüshasını ele geçiriyor. Onu Pléthon'un öğrencisi Gregorios Scholarios'a gönderiyor ve "elimde böyle bir kitap var. Ne yapayım bunu?" türünden saçma sapan bir soru soruyor. Scholarios ise Pléthon'un öğrencileri arasında, hocasını hiç sevmeyen, hocası ne kadar Platoncuysa kendisi o kadar Aristotelesçi olan, hocası ne kadar heretikse, kendisi o kadar ortodoks olan bir öğrencisi. Tam bu zamanlarda da Fatih Sultan Mehmet'in ısrarıyla Gennadios II sıfatıyla İstanbul Patriği oluyor. Her neyse, kitap Scholarios'un eline geçince kitabı okuyup bir arkadaşına uzun bir mektup yazarak, "kitaptaki saçmalıkları" detaylı bir şekilde alıntılayarak anlatıyor. Sonra da kitabı "hemen bunu yakın!" notuyla tekrar Theodora'ya gönderiyor. Theodora kitabı yakmıyor ama bu sırada Fatih Mora'yı ele geçiriyor ve Theodora da kocasıyla birlikte hemen Mora'dan kaçmak zorunda kalıyor. Kaçarken de kitabı "bu kitabı size bırakıyorum; ona ne yaparsanız yapın. Artık sizin bileceğiniz bir iş" notuyla tekrar Scholarios'a gönderiyor. Scholarios da kitabı eline geçirdiği gibi yakıyor. Amma ve lakin! Arkadaşına yazdığı mektup kalıyor. Bugün bize kalan da bu işte: Yasalar Kitabı. Düşmanının mektubuyla yaşayan "kitap".
Bir de Bedreddin'in Varidat'ının bir macerası var; biraz ilginç biraz komik: Varidat biraz daha şanslı; birçok elyazma nüshası kalmış. Ama Cevdet Paşa tarafından anlatılan bir öyküsü var kitabın: 1800'lerin başında Şeyhülislam olan Arif Hikmet Bey Varidat'a kafayı takmış. Sabah akşam sahafları (eskiden de onlara sahaf mı derlerdi acaba?) dolaşıp Varidat'ın elyazması nüshalarını, ucuz pahalı demeden, satın alıyor ve götürüp evinde yakıyormuş! Öyle ki, bunu duyan bazı sahtekarlar bir sürü Varidat üretip adama satmaya başlamışlar. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum bu oyunun ama bunun birara sahafların geçim vasıtası olduğunu söylüyor Gölpınarlı.
Diyeceğim, ister patrik olsun ister şeyhülislam fanatizm aynı fanatizm; bir şey değişmiyor. Aykırı olana, başka olana, farklı olana, ortodoks olmayana tahammül yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)